Uzman Gözüyle
İklim Değişikliğinin Sürdürülebilir Üretim ve Tüketim Üzerindeki Etkileri
İklim değişikliği, sanayi devriminden bu yana hızla artan fosil yakıt tüketimi, doğal kaynakların aşırı kullanımı ve çevreye duyarsız üretim modelleri nedeniyle günümüzün en büyük küresel sorunlarından biri haline gelmiştir. Sürdürülebilir üretim ve tüketim anlayışı ise, mevcut kaynakları gelecek nesillere zarar vermeden kullanmayı amaçlayan bir yaklaşım olup, iklim değişikliği ile mücadelede kritik bir rol oynamaktadır. Bu bağlamda, özellikle kozmetik endüstrisi gibi geniş çapta hammadde tüketen sektörlerin çevresel etkilerini minimize edecek adımlar atması gerekmektedir. Yenilenebilir enerji, sürdürülebilir tarım, biyoçeşitliliğin korunması ve biyoteknolojik çözümler, iklim dostu üretim modelleri arasında öne çıkmaktadır. Küresel ısınma ile kaynak yönetimi arasındaki bağın doğru kurulması, hem doğayı koruyacak hem de uzun vadede ekonomik ve sosyal sürdürülebilirliği destekleyecektir. İklim Değişikliği ve Sürdürülebilirlik İlişkisi: Temel Kavramlar İklim değişikliği, fosil yakıtlara dayalı enerji üretimi sonucunda sera gazı emisyonlarının artmasıyla birlikte küresel sıcaklıkların yükselmesi, aşırı hava olaylarının şiddetlenmesi, su kaynaklarının azalması ve ekosistem dengesinin bozulması gibi sonuçlara yol açan küresel bir sorundur. Sürdürülebilirlik ise doğal kaynakları tüketmeden, çevreye zarar vermeden ekonomik ve toplumsal kalkınmayı sağlamayı amaçlayan bir yaklaşımdır. Sürdürülebilirlik politikası, çevresel, ekonomik ve sosyal boyutlarıyla dengeli bir kalkınma sağlamayı hedeflerken, iklim değişikliği bu dengenin bozulmasına yol açmaktadır. İklim değişikliği, sürdürülebilirliği tehdit eden en büyük faktörlerden biri olarak, doğal kaynak yönetiminde uzun vadeli planlamalar yapılmasını zorunlu kılmaktadır. Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı, karbon ayak izinin azaltılması, su ve enerji verimliliği gibi sürdürülebilir uygulamalar, iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmeye yardımcı olabilir. Ayrıca, döngüsel ekonomi anlayışıyla atık üretimini azaltmak, doğa dostu üretim süreçlerine yönelmek ve ekosistemleri koruyarak biyoçeşitliliği desteklemek, sürdürülebilir kalkınma için kritik öneme sahiptir. Küresel ölçekte iklim değişikliğiyle mücadelede başarılı olabilmek için, sürdürülebilirlik ilkelerinin her sektörde ve bireysel düzeyde benimsenmesi gerekmektedir. Küresel Isınma ile Kaynak Yönetimi Arasındaki Bağ Küresel ısınma, fosil yakıt tüketimi, ormansızlaşma ve sanayi faaliyetleriyle hızlanarak doğal kaynak yönetimini giderek daha kritik hale getirmektedir. Artan sıcaklıklar su kıtlığını tetiklemekte, buzulların erimesi deniz seviyelerini yükselterek kıyı bölgelerini tehdit etmekte ve aşırı hava olayları ekosistemleri tahrip etmektedir. Verimli kaynak yönetimi stratejileri olmadan bu etkileri durdurmak mümkün değildir. Enerji verimliliği uygulamaları, yenilenebilir enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması ve döngüsel ekonomi modellerinin benimsenmesi hem karbon ayak izini azaltmak hem de kaynakları sürdürülebilir şekilde kullanmak için gereklidir. Özellikle kozmetik endüstrisi gibi üretim odaklı sektörlerde su tasarrufu, biyobozunur ambalaj kullanımı ve atık yönetimi gibi uygulamalar, küresel ısınmanın olumsuz etkilerini azaltmada kritik rol oynar. Küresel ısınma ile mücadelede kaynak yönetimi, sadece sanayi ve üretim süreçlerinde değil, bireysel tüketim alışkanlıklarında da değişimi zorunlu kılmakta; sürdürülebilirlik politikalarının hayata geçirilmesini kaçınılmaz hale getirmektedir. Kozmetik Endüstrisinin Ekolojik Ayak İzi Kozmetik endüstrisi, hammadde üretiminden ambalaj atıklarına kadar geniş bir ekolojik ayak izine sahiptir. Üretim süreçlerinde kullanılan petrol türevli kimyasallar, su tüketimi ve sera gazı emisyonları, çevresel sürdürülebilirliği tehdit eden başlıca unsurlardır. Mikroplastikler ve sentetik kimyasallar, su kaynaklarına karışarak deniz ekosistemlerini olumsuz etkilerken, tek kullanımlık plastik ambalajlar atık sorununu büyütmektedir. Sektörde sürdürülebilir üretime geçiş için biyolojik olarak parçalanabilir içerikler, su tasarrufu sağlayan üretim teknikleri ve geri dönüştürülebilir ambalajlar teşvik edilmelidir. Ayrıca, yenilenebilir enerji kullanımı ve karbon ayak izini azaltmaya yönelik süreçler, kozmetik üreticilerinin çevresel etkilerini minimize etmeleri için kritik öneme sahiptir. Tüketicilerin bilinçlenmesi ve sürdürülebilir ürünleri tercih etmesi, sektörde yeşil dönüşümü hızlandıracak önemli bir adımdır. İklim Krizi Ve Kozmetik Sektöründe Sürdürülebilir Üretim İklim krizi, kozmetik endüstrisini çevresel etkilerini azaltmaya ve sürdürülebilir kozmetik üretimi anlayışını benimsemeye zorlamaktadır. Bu dönüşümün en önemli bileşenlerinden biri yenilenebilir enerji kozmetik endüstrisi içinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmasıdır. Güneş ve rüzgâr enerjisi gibi temiz enerji kaynaklarıyla çalışan üretim tesisleri, karbon emisyonlarını önemli ölçüde azaltarak sektörde çevresel sürdürülebilirliğe katkıda bulunmaktadır. Ayrıca, mikroplastiklerin ve zararlı kimyasalların kullanımını sınırlayan düzenlemeler, doğa dostu formüllerle sürdürülebilir kozmetik üretimi süreçlerinin yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Bu gelişmeler, hem markaların çevresel sorumluluklarını yerine getirmesine hem de tüketicilerin ekolojik bilince sahip ürünlere yönelmesine olanak tanımaktadır. Karbon Ayak İzi Azaltma Stratejileri (Enerji Verimliliği, Yenilenebilir Enerji) Karbon ayak izi, insan faaliyetleri sonucu atmosfere salınan sera gazlarının toplam miktarını ifade eder ve iklim değişikliğinin en büyük tetikleyicilerinden biridir. Karbon ayak izini azaltmak için iki temel strateji öne çıkmaktadır: enerji verimliliği ve yenilenebilir enerji kullanımı. Enerji verimliliği, daha az enerji tüketerek aynı çıktıyı elde etmeyi amaçlayan uygulamaları kapsar ve sanayiden ulaşım sektörüne kadar geniş bir alanda uygulanabilir. Binalarda ısı yalıtımı, LED aydınlatma sistemleri, elektrikli araç kullanımı ve verimli üretim teknolojileri, enerji verimliliğini artırarak karbon salınımını azaltan çözümler arasındadır. Yenilenebilir enerji, fosil yakıtlar yerine güneş, rüzgâr, hidroelektrik ve biyokütle gibi doğaya zarar vermeyen enerji kaynaklarının kullanımıdır ve karbon emisyonlarını önemli ölçüde azaltarak sürdürülebilir kalkınmayı destekler. Bu stratejiler, kozmetik endüstrisinde de karbon ayak izinin azaltılması açısından büyük önem taşımaktadır. Kozmetik üretimi, genellikle enerji yoğun prosesler gerektiren bir sektördür ve geleneksel üretim yöntemleri fosil yakıtlara dayalıdır. Bu nedenle, fabrikaların yenilenebilir enerjiye geçiş yapması, güneş ve rüzgâr enerjisiyle çalışan üretim tesislerinin yaygınlaşması, sektörde çevresel sürdürülebilirliği destekleyen adımlardır. Ayrıca, enerji verimliliği kapsamında üretim süreçlerinde atık ısı geri kazanımı, düşük sıcaklıkta çalışan makineler ve su tasarrufu sağlayan sistemler kullanılabilir. Bunun yanı sıra, sürdürülebilir içeriklerin tercih edilmesi, karbon ayak izinin sadece üretim aşamasında değil, tedarik zinciri boyunca da azalmasını sağlayacaktır. Üreticinin görüyoruz ki karbon ayak izi azaltmak ve takip etmek üreticilerin yeni yönetim anlayışı olmakta. Tüketicilerin de karbon ayak izi düşük ürünleri tercih etmesi, sektörün yeşil dönüşümünü hızlandırarak iklim krizine karşı daha çevre dostu bir yaklaşımı teşvik edecektir. Su Kaynaklarının Korunması ve Atık Yönetimi Su kaynaklarının korunması, ekosistem dengesinin sürdürülmesi ve iklim değişikliğiyle mücadelede kritik bir konudur. Artan nüfus, sanayileşme ve küresel ısınmanın etkileri, tatlı su kaynaklarının azalmasına ve su kıtlığına yol açmaktadır. Bu durum, su tasarrufu sağlayan sürdürülebilir çözümler geliştirilmesini zorunlu hale getirmiştir. Yağmur suyu hasadı, su geri dönüşüm sistemleri, damla sulama gibi verimli sulama teknikleri ve endüstriyel süreçlerde suyun yeniden kullanımı, su tüketimini azaltmak için etkili yöntemlerdir. Bunun yanı sıra, atık yönetimi de su kirliliğini önlemek açısından büyük önem taşımaktadır. Sanayi atıkları, tarımsal kimyasallar ve plastik kirliliği, su kaynaklarını tehdit eden başlıca unsurlardır. Geri dönüşüm sistemlerinin yaygınlaştırılması, tek kullanımlık plastiklerin azaltılması, yeniden doldurulabilir ambalajlara geçiş yapılması ve biyolojik olarak parçalanabilen ambalajların teşvik edilmesi, su ekosistemlerini koruma açısından kritik adımlardır. Bu bağlamda, kozmetik sektörü de su kaynaklarının korunması ve atık yönetimi konusunda sorumluluk almak zorundadır. Geleneksel kozmetik üretim süreçleri, büyük miktarda su tüketirken, üretim atıkları da su kirliliğine neden olmaktadır. Su bazlı formüllerin geliştirilmesi, sürdürülebilir hammaddelerin kullanımı ve atık su arıtma sistemlerinin iyileştirilmesi, sektörün su tüketimini azaltmasına yardımcı olabilir. Kozmetik ürünlerindeki mikroplastiklerin yasaklanması ve doğal içeriklerin teşvik edilmesi de ekosistem üzerindeki olumsuz etkileri azaltabilir. Biyoteknolojik Hammaddelerin İklim Dostu Etkisi Biyoteknolojik hammaddeler, geleneksel tarım ve kimyasal üretim süreçlerine kıyasla daha düşük karbon ayak izi bırakan, iklim dostu alternatifler sunmaktadır. Geleneksel hammadde üretimi, yüksek su ve enerji tüketimi, tarımsal alanların aşırı kullanımı ve karbon emisyonları gibi çevresel sorunlara yol açmaktadır. Geleneksel yöntemlerle elde edilen bitkisel ve hayvansal içerikler, yüksek su ve enerji tüketimi ile ormansızlaşmaya neden olurken, biyoteknolojik üretim süreçleri yenilenebilir kaynaklar kullanarak çevresel etkileri minimize etmektedir. Özellikle fermentasyon ve hücre kültürü teknolojileri sayesinde üretilen biyomimetik bileşenler, hem doğal kaynak tüketimini azaltmakta hem de sürdürülebilir bir hammadde kaynağı oluşturmaktadır. Kozmetik sektörü, bu yenilikçi bileşenleri kullanarak hem ekosistem üzerindeki baskıyı azaltabilir hem de su ve enerji verimliliği sağlayarak çevre dostu formülasyonlar geliştirebilir. Geleneksel içeriklerin yerini alan biyoteknolojik hammaddeler, sektörün iklim değişikliği ile mücadelesinde önemli bir adım olup, sürdürülebilir üretim modellerine geçişi hızlandırmaktadır. Sürdürülebilir Tarım ile Elde Edilen Aktifler Sürdürülebilir tarım, toprak sağlığını koruyan, su kaynaklarını verimli kullanan ve sentetik kimyasal kullanımını en aza indiren bir üretim modelidir. Bu yöntemle elde edilen bitkisel aktifler, biyolojik çeşitliliği desteklerken aynı zamanda üretimde karbon ayak izini de azaltmaktadır. Örneğin, organik tarım yoluyla üretilen bitkisel yağlar, özler ve antioksidan bileşenler, sentetik alternatiflere kıyasla daha düşük çevresel etki yaratmaktadır. Sürdürülebilir tarım uygulamaları, kozmetik sektörü için de büyük önem taşımaktadır çünkü bitkisel içerikli kozmetik ürünlerde kullanılan aktif bileşenlerin doğaya zarar vermeden üretilmesi, markaların ekolojik ayak izini küçültmesine katkı sağlar. Laboratuvar Üretimi Yenilikçi Bileşenler (Fermente Edilmiş Maddeler) Biyoteknolojinin gelişmesiyle birlikte, laboratuvar ortamında üretilen fermente bileşenler ve biyomimetik hammaddeler, geleneksel yöntemlere kıyasla çok daha sürdürülebilir bir alternatif sunmaktadır. Fermentasyon teknolojisi, mikroorganizmalar kullanılarak vitaminler, antioksidanlar ve cilt yenileyici bileşenler üretilmesini sağlar. Bu yöntem, tarımsal kaynak kullanımını minimize ederken aynı zamanda su tüketimini de büyük ölçüde azaltır. Kozmetik endüstrisi, fermente bileşenlerden üretilen probiyotikler, enzimler ve amino asitler gibi içerikleri giderek daha fazla benimsemektedir. Bu, hem ürünlerin biyoyararlanımını artırmakta hem de geleneksel hammadde kaynaklarının tükenmesini önleyerek sürdürülebilir bir üretim süreci oluşturmaktadır. Biyoçeşitlilik Kaybı ve Kozmetik Formülasyonlar Biyoçeşitlilik ve kozmetik bir araya gelmesi zor iki kavram gibi düşünülebilir. Biyoçeşitlilik ekosistemlerin sağlığını ve dengesini koruyan en önemli unsurlardan biridir. Ancak, küresel ısınma, habitat tahribatı, aşırı tarımsal üretim ve endüstriyel faaliyetler nedeniyle pek çok bitki ve hayvan türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Kozmetik endüstrisi, bitkisel özler, doğal yağlar ve biyolojik aktif bileşenlere dayalı üretim süreçleri nedeniyle biyoçeşitlilik kaybından doğrudan etkilenmekte ve bu kaybı hızlandıran faktörlerden biri olabilmektedir. Sektörün sürdürülebilir içerikler ve yerel kaynaklar kullanarak doğaya daha az zarar veren formülasyonlara yönelmesi, biyoçeşitliliğin korunmasına katkı sağlayabilir. Tehlike Altındaki Bitki Türleri ve Alternatif İçerikler Kozmetik endüstrisinde yaygın olarak kullanılan bazı bitkisel hammaddeler, aşırı tüketim ve habitat kaybı nedeniyle tehlike altındaki türler arasına girmiştir. Örneğin, sandal ağacı (Santalum album) esansiyel yağı için yoğun talep görmekte ve bu durum, doğal popülasyonlarının tükenmesine yol açmaktadır. Benzer şekilde, antioksidan ve yaşlanma karşıtı özellikleriyle bilinen ginseng (Panax ginseng) bitkisi, aşırı hasat nedeniyle ekosistem dengesini tehdit etmektedir. Bu türlerin sürdürülebilir olmayan yöntemlerle toplanması, biyoçeşitlilik kaybını hızlandırmakta ve ekolojik sistemlere zarar vermektedir. Bu soruna çözüm olarak, biyoteknolojik ve sentetik alternatif içeriklere yönelim giderek artmaktadır. Örneğin, sandal ağacı yağı yerine laboratuvar ortamında fermente edilerek üretilen biyomimetik esansiyel yağlar kullanılabilir. Ginseng'in yerine ise, benzer antioksidan özelliklere sahip fermente edilmiş yeşil çay özü veya deniz yosunu bazlı aktif bileşenler formülasyonlara eklenerek doğaya daha az zarar veren çözümler geliştirilmektedir. Ayrıca, hiyalüronik asit ve mikroalg bazlı biyoteknolojik içerikler, doğal kaynakları tüketmeden yüksek oranda besleyici ve cilt yenileyici etkiler sunarak kozmetik sektöründe sürdürülebilir bir alternatif oluşturmaktadır. Endüstrinin bu yönde bilinçli adımlar atması, tehlike altındaki bitkilerin korunmasını sağlayarak hem ekolojik sürdürülebilirliği destekleyecek hem de tüketicilere çevre dostu ürün seçenekleri sunacaktır. Yerel Kaynak Kullanımının Önemi Yerel kaynak kullanımı, sürdürülebilir üretimi teşvik eden, karbon ayak izini azaltan ve bölgesel ekonomileri destekleyen bir yaklaşımdır. Küresel tedarik zincirine bağımlılık, lojistik süreçlerde yüksek karbon salınımına neden olurken, yerel kaynakların kullanımı bu etkiyi minimize ederek çevresel sürdürülebilirliği artırmaktadır. Türkiye, zengin bitki örtüsü ve doğal kaynaklarıyla sürdürülebilir kozmetik hammaddeleri açısından önemli bir potansiyele sahiptir. Örneğin, Isparta gülü (Rosa damascena) dünya çapında ünlü bir içerik olup, gül yağı ve gül suyu üretiminde kullanılarak yerel çiftçilerin gelirini artırırken ekosistem dostu bir alternatif sunmaktadır. Benzer şekilde, Ege ve Akdeniz bölgelerinde yetişen zeytinyağı ve defne yaprağı özü, doğal kozmetik ve sabun üretiminde kullanılan sürdürülebilir içerikler arasında yer almaktadır. Bu tür yerel hammaddelerin etik ve sürdürülebilir şekilde işlenmesi hem çevresel etkiyi azaltmakta hem de Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğini korumaya yardımcı olmaktadır. Ayrıca, Anadolu’da geleneksel olarak kullanılan propolis, lavanta yağı ve çörek otu yağı, ithal kimyasal içeriklere çevre dostu alternatifler sunarak kozmetik sektöründe sürdürülebilir üretimi teşvik etmektedir. Yerel kaynakların bilinçli şekilde değerlendirilmesi hem ekolojik dengeyi koruyacak hem de Türkiye’nin sürdürülebilir üretim kapasitesini artırarak küresel pazarda rekabet gücünü yükseltecektir. İklim değişikliği ile mücadelede sürdürülebilir üretim ve tüketim alışkanlıklarının benimsenmesi kaçınılmaz bir gereklilik haline gelmiştir. Enerji verimliliği, yenilenebilir enerji kullanımı, su kaynaklarının korunması ve biyoçeşitliliğin desteklenmesi gibi stratejiler, çevresel sürdürülebilirliği sağlamanın temel unsurlarıdır. Özellikle kozmetik sektörü, ekolojik ayak izini azaltmak adına biyoteknolojik hammaddeler, fermente bileşenler ve yerel kaynaklara dayalı üretim gibi sürdürülebilir çözümleri benimsemelidir. Bunun yanı sıra, tüketicilerin de çevre dostu ürünlere yönelmesi, sürdürülebilir dönüşüm sürecini hızlandıracaktır. Küresel ölçekte sürdürülebilirlik ilkelerinin uygulanması, yalnızca ekonomik ve çevresel faydalar sağlamakla kalmayıp, iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini en aza indirme konusunda da etkili bir çözüm olacaktır. ya da multicosmetics olarak; En büyük hassasiyetimiz gelecek nesillere yaşanabilir bir dünya bırakmak. Ürünlerimizin üretiminde yenilikçi ve çevreye uyumlu çözümler geliştirerek sürdürülebilirliği kozmetik endüstrisinin vazgeçilmezi haline getirmeyi hedefliyoruz. Sürdürülebilirlik politikamızın temel ilkeleri doğayı korumak üzerine şekillenmiştir. Ürünlerimizin hammaddesini seçerken doğal kaynakların korunmasına dikkat ediyoruz. Felsefemiz çerçevesinde doğal ve bitkisel özlerin saygılı kullanımına önem veriyoruz. Hem hammadde üretiminde hem de kullanım sonrası oluşan atıklarda çevreyle uyumu göz önünde bulunduruyoruz. Geri dönüşümlü ve sürdürülebilir ambalaj ve karbonsuz üretim ile doğanın hassasiyetini gözetiyoruz. Bu sayede ‘ya da’ cilt bakım ürünleri iklim dostu cilt bakımını doğaya zarar vermeden kendinize armağan edebilirsiniz. Dünyamız düşündüğümüzden daha hassas durumda. Doğayı üretimin ve tüketimin temeline oturtmak artık bir tercih değil, zorunluluk. Müdahale etmeyip, iklim değişikliğine göz yumarız YA DA sürdürülebilirlik ilkesini benimseyip umut dolu bir gelecek bırakırız. Seçim bizim! KAYNAKÇA IPCC (2022) - Climate Change 2022: Impacts, Adaptation, and Vulnerability. Cambridge University Press. NASA (2023) - Global Climate Change: Vital Signs of the Planet. NASA Earth Observatory. IEA (2023) - Energy Efficiency 2023 Report. International Energy Agency. UNEP (2023) - Sustainable Consumption and Production in the Beauty Industry. United Nations Environment Programme. UNEP (2023) - Plastic Pollution and Waste Management in the Cosmetics Industry. OECD (2023) - Bio-Based Economy and Sustainable Resource Management. Organisation for Economic Co-operation and Development. OECD (2023) - Sustainable Water Use and Circular Economy Strategies. OECD (2023) - Sustainable Resource Management and Local Sourcing Strategies. FAO (2023) - Sustainable Agriculture and Biodiversity in the Mediterranean Region. European Environment Agency (2022) - Environmental Impact of the Beauty and Personal Care Industry in Europe. PBES (2023) - Global Assessment Report on Biodiversity and Ecosystem Services. IUCN (2023) - The Red List of Threatened Species and Plant Conservation Strategies. WMO (2023) - State of the Global Climate 2023. World Meteorological Organization.
Devamını okuUVB Filtrelerinin Endokrin Sistem Üzerindeki Etkileri: Ne Bilmeliyiz?
Güneş ışınlarının zararlı etkilerinden korunmak için yaygın olarak kullanılan UVB filtreleri, güneş kremlerinin temel bileşenlerinden biridir. Ancak, son yıllarda bu kimyasalların endokrin sistem üzerindeki potansiyel etkileri konusunda bilimsel araştırmalar artmıştır. UVB filtrelerinin hormonal dengeye, tiroid fonksiyonlarına ve üreme sağlığına etkileri araştırılmaktadır. Bu yazıda, UVB filtrelerinin vücuda etkileri, endokrin sistemle ilişkisi ve güvenli alternatifler hakkında bilimsel bilgileri ele alacağız. UVB Filtreleri Nedir? UVB filtreleri, güneşin zararlı ultraviyole B (UVB) ışınlarını emerek veya yansıtarak cildi koruyan kimyasal veya fiziksel bileşenlerdir. Kimyasal UVB filtreleri genellikle oksibenzon, oktinoksat ve homosalat gibi bileşiklerden oluşurken, fiziksel filtreler titanyum dioksit ve çinko oksit gibi mineral bazlı bileşenler içerir. Kimyasal Yapıları ve Kullanım Alanları Kimyasal UVB filtreleri, cilde uygulandıktan sonra güneş ışığını emerek ısıya dönüştüren organik bileşiklerdir. Bu filtreler güneş kremleri, makyaj ürünleri ve nemlendiriciler gibi birçok kozmetik üründe bulunur. Fiziksel filtreler ise güneş ışığını fiziksel olarak yansıtarak koruma sağlar ve genellikle hassas ciltler veya çocuklar için önerilir. UVB Filtrelerinin Vücuda Etkileri Aynı zamanda fiziksel filtreler olarak da bilinen bu filtreler, UV ışınlarını deri üzerinden, çevreye geri saçan ve yansıtan parçacıklardır. Ultraviyole ve UV ışığını girintiye sokmak için fiziksel bir bariyer görevi görürler. En yaygın olarak kullanılan partiküllü mineral filtreleri titanyum dioksit ve çinko oksittir. Tüm ultraviyole spektrumunu kapsadıkları için geniş spektrum olarak kabul edilirler. İnorganik güneşten koruyucular, aynı zamanda, ışıktan korunma mekanizmalarından türetilen bir terim olan güneş koruyucuları olarak da adlandırılır. FDA tarafından onaylanmış UV filtreleri SADECE Çinko Oksit ve Titanyum di Oksittir. Yeşil algler, fotosentezi ve büyümeyi yavaşlatır), biyokütlede azalmaya neden olur. Yunuslar, karaciğer gibi dokularda birikir ve plasenta ile anne sütü yoluyla çocuklara geçebilir. Mercan, resifi dokularda birikir ve mercan ağarmasına neden olur, DNA’ya zarar verir ve çocukları deforme eder; ölüme yol açar, zooxanthellae'yi yok eder. Midyeler, lipitlerde ve diğer dokularda birikir, çocuklarda kusurlara neden olur. Deniz Kestaneleri, üreme ve bağışıklık sistemlerine zarar verir. Çocukların deformasyonuna neden olur. Balıklar, doğurganlığı ve üremeyi azaltır, beyin ve karaciğer fonksiyonlarını bozar, vitellogenin proteini üretimini uyarır, östrojenik aktivite gösterir, gen transkriptlerini değiştirir, kardiyorespiratuvar strese neden olur, nörotoksisiteye yol açar, bağışıklık sistemi bozukluklarına ve oksidatif strese sebep olur. İnsanlar, östrojenik aktivite, antiandrojenik aktivite, uterotrofik aktivite, potansiyel gelişimsel ve üreme toksisitesi, apoptozu indükleme, inflamatuar tepki. Dermal Absorpsiyon Mekanizması Kimyasal UVB filtreleri cilt tarafından emilerek kan dolaşımına karışabilir. Araştırmalar, bazı UVB filtrelerinin vücutta biyobirikim yapabileceğini ve uzun süreli güneş kremi kullanımlarında kandaki seviyelerinin arttığını göstermektedir. Kimyasal (Organik) Filtreler: UV enerjisini ısı enerjisine dönüştürerek emerek zararlı etkilerini azaltır ve cilde nüfuz edebileceği derinliği azaltır. Organik güneş kremleri esas olarak kana karışarak bu mekanizma aracılığıyla çalışır. Mineral(İnorganik) Filtreler: UV enerjisinin cilt yüzeyinden saçılması ve yansıması. Mineral bazlı (İnorganik güneşten koruyucular esas olarak bu mekanizma ile çalışırlar.) Güneş ışınlarının deriden geçmesini engelleyen bir kaplama sağlarlar. SPF değeri ile koruyuculuk arasındaki ilişki: İnsanlar genellikle, SPF 50 güneş kremi uygulayarak, SPF 15'e göre, neredeyse iki kat daha fazla koruma sağlandığını varsayarlar. Bu doğru değildir, çünkü daha yüksek bir SPF değerinin sağladığı ekstra koruma, SPF 15'ten sonra ihmal edilebilir. SPF 50 güneş kremi UVB ışınlarının yüzde 98'ini engellerken, SPF 30 güneş kremi güneş yanığı ışınlarının yüzde 97'sini engeller - fark yüzde bir puandır. SPF’nin uluslararası olarak kabul edilen CİLDE uygulanma kalınlığı, 2 mg/cm2 (USA) veya 1.5 g/cm2 (EU) ‘dır. Biyobirikimin Önemi Biyobirikim, kimyasal maddelerin vücutta zamanla birikmesi anlamına gelir. Özellikle oksibenzon gibi maddelerin anne sütü ve idrarda tespit edilmesi, uzun vadeli maruziyetin potansiyel sağlık etkileri hakkında endişeleri artırmaktadır. UV filtresinin toksisitesinin olumsuz etkisinden muzdarip olan ana insan sistemlerini ve deniz organizmalarını göstermektedir. Organik UV filtreleri ile ilgili olarak, bazı raporlarda, bunların idrar ve kan numuneleri gibi biyolojik numunelerde, özellikle benzofenon ve sinnamat türevlerinde bulunduğunu kanıtlamıştır. Ek olarak, toplanan deniz örneklerinde birçok organik UV filtresi rapor edilmiştir, yani: homosalat (yosun ve tuzlu su karidesi); benzofenon-1 (algler) ve benzofenon-3 (mercanlar ve algler); avobenzon (algler, kabuklular ve salamura karides); EHMC (balık ve midye); oktokrilen (tuzlu su karidesi, kabuklular ve midye); PABA (midye) ve kafur türevleri (balık). Büyüme inhibisyonu, alg organizmalarını, yani Tetraselmis sp.'yi etkileyen olumsuz etkilerden biriydi. ZnO nanoparçacıkları, güneş kremleri ve UV koruyucularda yaygın olarak kullanılmaktadır. Nanoparçacıklar, büyük partiküllerden farklı olarak deri ve biyolojik membranlardan kolayca geçebilir, böylece çeşitli hücre, doku ve organlara nüfuz edebilirler. Kana karıştıklarında, vücutta dolaşarak yaşamsal öneme sahip organ ve dokulara ulaşabilirler. Hipoteze göre, vücuda giren yüksek miktardaki nanoparçacıklar, bağışıklık sisteminin fagosit hücrelerinde aşırı yük oluşturarak stres reaksiyonlarını tetikler. Bu durum inflamasyona yol açarak vücudun savunma mekanizmalarını zayıflatabilir. Ayrıca, nanoparçacıkların kimyasal reaktivitesi serbest radikal oluşumunu artırarak proteinlerde, hücre zarlarında ve DNA'da hasara neden olabilir. DNA hasarı, mutasyonlara yol açarak kanser gelişimini tetikleyebilir. Ancak, nanomalzemelerin toksisitesi ve organizma üzerindeki uzun vadeli etkileri henüz tam olarak belirlenmemiştir ve mevcut bilgiler varsayımsal düzeydedir. Nanomalzemelerin ekosistem üzerindeki olası etkilerini anlamak için atık sular, içme ve kullanma suları, yüzey suları, toprak, hava ve bitkiler üzerinde kapsamlı araştırmalar yapılması gerekmektedir. Endokrin Sistem ve UVB Filtreleri İlişkisi UVB filtrelerinin bazıları endokrin bozucu kimyasallar (EDC) olarak sınıflandırılmaktadır. Endokrin bozucular, hormon sistemine müdahale ederek vücudun doğal hormon dengesini değiştirebilir. Benzofenon-3 (oksibenzon), geniş spektrumlu bir UV filtresi olup, UVB (290-320 nm) ve UVA (320-340 nm) ışınlarını absorbe eder. Güneş kremleri başta olmak üzere saç spreyleri ve renkli kozmetiklerde yaygın olarak kullanılır. Alerjik reaksiyonlara, endokrin bozucu etkilere ve çevresel zararlara yol açabileceği konusunda birçok çalışma bulunmaktadır. Türkiye ve AB'de başlangıçta güneş kremlerinde %10'a kadar kullanımına izin verilmiş, ancak bu limit 2017'de %6'ya düşürülmüştür. FDA da bu oranı %6 olarak belirlerken, Hawaii’de kullanımı yasaklanmıştır. ABD'de 2003-2012 yılları arasında yapılan bir çalışmada, gönüllülerin %96.8’inin idrarında benzofenon-3 tespit edilmiştir. Kadınlarda ve yüksek gelirli bireylerde daha yüksek konsantrasyonlara rastlanmıştır. Güneş kremlerinin uygulanmasından 48 saat sonra idrarda benzofenon-3'ün %0.4'ü tespit edilirken, başka bir çalışmada dermal absorpsiyon oranının %2 olduğu gösterilmiştir. Benzofenon-3, deriden hızla emilip 4 saat içinde maksimum plazma seviyesine ulaşmaktadır. Molekül ağırlığı 228.26 Da olduğu için cilt bariyerini kolayca geçebilmektedir. Benzer şekilde benzofenon-8 de deriden hızla emilmektedir. Ancak, dioksibenzonun polimer formunda sentezlenmesiyle, cilt penetrasyonunun azaldığı ve aynı düzeyde UV koruma sağladığı tespit edilmiştir. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), potansiyel endokrin bozucu kimyasalları değerlendirmek için standartlaştırılmış testler içeren bir belge yayınladı Buna göre, biyolojik numunelerde, yani plasenta ve insan sperminde UV filtrelerinin potansiyel endokrin bozulması zaten rapor edilmiştir. Witorsch ve ark. (2010), cilt katmanlarını geçen UV filtreleri dahil olmak üzere bazı bileşik sınıflarının olumsuz etkisine değinmiştir; yine de, bu çalışma serum ve üreme hormon düzeylerinin bu maruziyetten etkilenmediğini vurguladı. Son zamanlarda 2016'da Rehfeld ve ark.m hem hormon hem de UV filtresinin Ca2 + kanal sinyallemesine müdahale edebileceğini ve sonuç olarak belirli biyolojik süreçleri etkinleştirebileceğini göz önünde bulundurarak UV filtrelerinin progesteronu taklit etme olasılığını varsayarak UV filtrelerinin erkek doğurganlığı üzerindeki in vitro etkisini inceledi. Çeşitli araştırma grupları, diğerleri arasında sıçanlar, böcekler, balıklar gibi in vivo modeller kullanan UV filtrelerinin diğer olumsuz etkilerini bildirmiştir. Östrojenik, androjenik ve tiroid aktiviteleri, UV filtrelerinin endokrin bozucu etkilerine dahildir. Hormon Dengesine Etkiler Oksibenzon ve oktinoksat gibi UVB filtrelerinin östrojen ve androjen hormonları ile etkileşime girebileceği gösterilmiştir. Bu durum, hormonal dengenin bozulmasına neden olabilir ve potansiyel sağlık riskleri doğurabilir. Çeşitli organik UV filtreleri sistemik olarak emilir ve bu nedenle endokrin süreçlerini etkileyebilir, bu nedenle endokrin aktif kimyasallar (EAC'ler) olarak sınıflandırılır [ 49 ].Daha alakalı UV filtrelerinden bazıları benzofenonlar veya sinamatlardan veya kafurdan türetilenlerdir. Tiroid Fonksiyonlarındaki Değişimler Bazı çalışmalar, UVB filtrelerinin tiroid hormon bozucu etkilerinin olabileceğini göstermektedir. Özellikle, tiroid hormonlarının üretimini ve metabolizmasını düzenleyen mekanizmalara müdahale ederek hipotiroidi veya hipertiroidi riskini artırabilirler. Hayvan Çalışmaları: BP-3, OMC ve 4-MBC gibi UV filtreleri, çeşitli hayvan modellerinde tiroid hormonları üzerinde etkili bulunmuştur. BP-3 ve OMC, in vitro tiroid reseptörü aracılı transkripsiyonel aktivasyon göstermiştir. 4-MBC, sıçanlarda iyot alımını azaltarak TSH'yi artırmış ve tiroksin (T4) seviyelerini düşürmüştür. OMC, T3 seviyelerini ve TSH reseptör ekspresyonunu azaltmıştır. 4-MBC'nin hem ebeveyn hem de yavru farelerde tiroid ağırlığını artırdığı gözlemlenmiştir. Bazı çalışmalarda, UV filtrelerine maruz kalan hayvanlarda tiroid hormon seviyelerinde değişimler görülse de bu değişimlerin işlevsel etkileri her zaman net olmamıştır. İnsan Çalışmaları: Janjua ve arkadaşlarının araştırması, UV filtrelerinin insan tiroid hormonlarının homeostazını bozmadığını öne sürmüştür. Diğer çalışmalar (vaka-kontrol, kohort ve kesitsel) BP-3 ile tiroid hormon seviyeleri arasında anlamlı veya tutarlı bir ilişki bulamamıştır. Genel Sonuç: UV filtreleri çevresel maruziyet veya topikal kullanım yoluyla vücuda alınabilir. Hayvan çalışmalarında hormonal yolları etkilediği gösterilmiştir, ancak insan verileri kesin değildir. UV filtrelerinin insan endokrin sistemi üzerindeki etkileri hala belirsizdir ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Üreme Sağlığı Üzerindeki Etkiler Endokrin bozucu etkileri nedeniyle bazı UVB filtrelerinin üreme sağlığı üzerinde olumsuz etkileri olabileceği düşünülmektedir. Özellikle erkeklerde sperm kalitesini azaltabileceği, kadınlarda ise hormonal dengesizliklere yol açarak fertiliteyi etkileyebileceği öne sürülmektedir. Hamilelik ve Gelişim Üzerine Etkileri: Santamaria ve ark. (2020): Hamilelikte dermal absorpsiyon yoluyla alınan BP-3, intrauterin büyüme geriliği, cinsiyet oranında değişiklik ve yavruların büyüme grafiğinde bozulmalara neden olmuştur. Downs ve ark. (2015): BP-3 maruziyeti farelerde vücut ağırlığını azaltmış, prostat ağırlığını %30 artırmış ve çocuklukta uterus ağırlığında belirgin bir artışa yol açmıştır. Genel Sonuç: BP-3, östrojenik ve anti-androjenik etkiler göstererek hormon dengesini bozabilir. Fare ve balık çalışmaları, BP-3’ün üreme sistemi ve gelişim üzerinde olumsuz etkiler yaratabileceğini göstermektedir. İnsanlar üzerindeki uzun vadeli etkileri net değildir, ancak endokrin bozucu potansiyeli nedeniyle dikkatli değerlendirilmesi gerekmektedir. Risk Altındaki Gruplar Hamileler ve Gelişmekte Olan Fetüsler: UVB filtreleri (örneğin benzofenon-3, oktinoksat, 4-MBC) plasentayı geçerek fetüse ulaşabilir. İntrauterin büyüme geriliği, cinsiyet oranında değişiklikler ve hormonal dengesizlikler gözlemlenmiştir. Bebekler ve Çocuklar: Hormon sistemleri hala gelişmekte olduğu için östrojenik ve anti-androjenik etkilerden daha fazla etkilenebilirler. Erken ergenlik, gelişimsel bozukluklar ve bağışıklık sistemi zayıflaması riskleri bulunur. Üreme Çağındaki Kadınlar ve Erkekler: Östrojen ve androjen dengesini bozabilir, bu da doğurganlık üzerinde olumsuz etkilere yol açabilir. Erkeklerde testosteron seviyelerini düşürebilir, prostat ağırlığında artışa neden olabilir. Kadınlarda menstrual düzensizlikler ve üreme sistemi üzerinde etkiler görülebilir. Hormon Dengesizliği veya Endokrin Hastalığı Olan Kişiler: Tiroid hastalıkları, polikistik over sendromu (PCOS), diyabet ve diğer endokrin hastalıkları olanlar, UVB filtrelerinin hormonal etkilerine daha duyarlı olabilir. Yoğun Güneş Kremi Kullanan Bireyler (Özellikle Günlük Kullanıcılar ve Sporcular): Güneş koruyucular ve UVB filtresi içeren cilt bakım ürünleri sık kullanımda, cilt yoluyla yüksek düzeyde emilime neden olabilir. Deniz ve havuzda uzun süre vakit geçirenler, UV filtrelerinin çevresel etkilerine maruz kalarak ek bir risk taşıyabilir. Hamilelik Döneminde Dikkat Edilmesi Gerekenler Hamilelikte güneş kremi kullanımında güneş kreminin içeriği büyük önem taşır. Oksibenzon gibi endokrin bozucu kimyasalların plasenta bariyerini geçebildiği ve fetüs üzerinde etkili olabileceği gösterilmiştir. Bu nedenle hamilelerin mineral bazlı güneş kremlerini tercih etmeleri önerilir. Çocuklarda Kullanım Çocuklarda güneş koruyucu kullanımına dikkat edilmesi gerekmektedir çünkü cilt bariyeri yetişkinlere göre daha geçirgen olduğundan, kimyasal UVB filtrelerine daha fazla maruz kalabilirler. Bu nedenle, çocuklara özel mineral bazlı güneş kremlerini seçmesi daha güvenli bir seçenektir. Güvenli Alternatifler Endokrin sistem üzerinde olumsuz etkileri olduğu düşünülen kimyasal UVB filtrelerine karşı güvenli alternatifler tercih edilebilir. Daha güvenli güneş koruyucular olarak mineral bazlı filtreler: çinko oksit, titanyum dioksit tercih edilmelidir. Mineral Bazlı Koruyucular Çinko oksit ve titanyum dioksit içeren güneş kremleri, cilt yüzeyinde koruyucu bir bariyer oluşturarak güneş ışığını yansıtır. Bu minerallerin cilt tarafından emilmediği ve endokrin sistemi etkilemediği bilinmektedir. Doğal UV Filtreleri Bazı bitkisel yağlar, multikozmetik çözümler ve özler doğal güneş koruyucu özellikler taşıyabilir. Örneğin, havuç tohumu yağı ve ahududu çekirdeği yağı doğal olarak düşük SPF değeri sağlayabilir. Ancak, bunlar geleneksel güneş kremleri kadar güçlü koruma sunmadığından, ek önlemler alınmalıdır. Bilinçli Kullanım Önerileri Kimyasal filtreler içeren güneş kremlerini uzun süreli ve aşırı kullanmaktan kaçının. Çocuklar ve hamileler için mineral bazlı güneş koruyucuları tercih edin. Günlük güneş koruyucu kullanımında, endokrin sistem üzerinde olumsuz etkisi olabilecek içerikleri kontrol edin. UVB filtre içermeyen, güvenli, doğal güneş kremi araştırın. Güneşten korunmak için sadece kremlere güvenmek yerine şapka, uzun kollu giysiler gibi fiziksel koruma yöntemlerini de kullanın. Sonuç UVB filtreleri, güneşin zararlı ışınlarından korunmada önemli bir rol oynasa da, bazı kimyasal filtrelerin endokrin sistem üzerindeki olası etkileri göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle çocuklar ve hamile kadınlar için daha güvenli güneş koruyucular tercih edilmelidir. Mineral bazlı güneş kremleri ve doğal filtreler hem cilt sağlığını koruma hem de hormonal dengeyi etkilememe açısından daha güvenilir seçeneklerdir. KAYNAKÇA: Jesus, Ana et al. “UV Filters: Challenges and Prospects.” Pharmaceuticals (Basel, Switzerland) vol. 15,3 263. 22 Feb. 2022, doi:10.3390/ph15030263 Yang, Changwon et al. “Avobenzone suppresses proliferative activity of human trophoblast cells and induces apoptosis mediated by mitochondrial disruption.” Reproductive toxicology (Elmsford, N.Y.) vol. 81 (2018): 50-57. doi:10.1016/j.reprotox.2018.07.003 Schlumpf, Margret et al. “Developmental toxicity of UV filters and environmental exposure: a review.” International journal of andrology vol. 31,2 (2008): 144-51. doi:10.1111/j.1365-2605.2007.00856.x Guan, Linna L et al. “Sunscreens and Photoaging: A Review of Current Literature.” American journal of clinical dermatology vol. 22,6 (2021): 819-828. doi:10.1007/s40257-021-00632-5 Krause, M et al. “Sunscreens: are they beneficial for health? An overview of endocrine disrupting properties of UV-filters.” International journal of andrology vol. 35,3 (2012): 424-36. doi:10.1111/j.1365-2605.2012.01280.x Breakell, Thomas et al. “Ultraviolet Filters: Dissecting Current Facts and Myths.” Journal of clinical medicine vol. 13,10 2986. 19 May. 2024, doi:10.3390/jcm13102986 ÜNER, DR MELİKE, and İMRAN ALTIOKKA. "KOZMETİKTE GÜVENİLİRLİK VE KOZMETOVİJİLANS." Berardesca, E et al. “Review of the safety of octocrylene used as an ultraviolet filter in cosmetics.” Journal of the European Academy of Dermatology and Venereology : JEADV vol. 33 Suppl 7 (2019): 25-33. doi:10.1111/jdv.15945 PEKCAN, AHMET NEZİHİ. "MELAZMA TEDAVİSİ İÇİN ÇEŞİTLİ DERMAL FORMÜLASYONLARIN TASARLANMASI." GÜLER, Ülker Aslı, Eliza Tuncel, and MEhtap ERŞAN. "Nanomalzemelerin Toksikolojisi." ÜNAL, İdil, and Ayda ACAR. "Güneşten Korunma." Türkiye Klinikleri Kozmetik Dermatoloji Özel Dergisi 11.2 (2018). SARAY, Yasemin, and Deniz DUMAN. "Güneşten Koruyucular ile İlgili Güncel Bilgiler ve Gelişmeler." Türkiye Klinikleri Kozmetik Dermatoloji Özel Dergisi 8.4 (2015). Ertekin, K. A. D. R. İ. Y. E. "Kozmetik kimyasalları ve endokrin sistem ile etkileşimleri." BAŞKAN, Emel BÜLBÜL. "Güneşten Koruyucuların Güvenilirlikleri, İstenmeyen Etkileri ve Yan Etkileri." Turkiye Klinikleri Cosmetic Dermatology-Special Topics 3.2 (2010): 62-69. Sarı, Canan. "Gebelikte Kişisel Bakım ve Kozmetik Ürün Kullanımı ile Fetal Sağlık İlişkisi." Turkish Journal of Family Medicine and Primary Care 15.3 (2021): 633-638.
Devamını okuTırnak Eti Problemleri: Nedenleri ve Profesyonel Çözüm Önerileri
Tırnak eti problemleri; tırnak eti soyulması, tırnak eti çatlakları, kuru tırnak eti ve tırnak eti kopması olarak sıralanabilir. Genellikle kuruluk ve nem kaybı, yanlış tırnak kesimi, kimyasal maddeler, vitamin eksikliği, mantar ve bakteriyel enfeksiyonlar gibi nedenlerden kaynaklanır. Bu gibi sorunlara yönelik çözüm önerileri arasında başlıca nemlendirme, tırnak eti bakım ürünleri, doğru manikür teknikleri, kimyasallardan korunma, vitamin takviyesi, tıbbi tedavi yer almaktadır. Tırnak Eti Anatomisi Tırnak eti anatomisi, tırnağı ve çevresindeki dokuları koruyan bir doku yapısını içerir.Tırnak eti anatomisinin bölümleri:1. Tırnak Plağı (Nail Plate): Tırnağın görünen, sert kısmıdır. Keratin adı verilen protein yapısından oluşur. Altında tırnak yatağı (nail bed) bulunur. 2. Tırnak Matrisi (Nail Matrix): Tırnağın büyümesini sağlayan hücrelerin üretildiği bölgedir. Parmak kemiğinin hemen üzerinde yer alır. Tırnağın tabanında bulunan açık renkli yarım ay şekilli lunula veya yarım ay, matrisin görülebilen tek kısmıdır. Tırnak buradan uzar ve hasar görmesi kalıcı şekil bozukluklarına neden olabilir. 3. Tırnak Yatağı (Nail Bed): Tırnak plağının hemen altındaki hassas damarlı bölgedir. Tırnağa pembe rengini verir. Tırnak plağı buraya sıkıca bağlıdır. 4. Eponychium (Kütikül): Tırnağın dip kısmındaki ince deri tabakasıdır. Tırnağı ve matrisi bakterilerden ve dış etkenlerden korur. Aşırı kesilmesi enfeksiyonlara neden olabilir. 5. Hyponychium: Tırnak plağının serbest ucunun hemen altında bulunan ince deri tabakasıdır. Tırnağın alt kısmını kapatarak enfeksiyonlara karşı bir bariyer oluşturur. 6. Paronychium: Tırnağın yan kısımlarındaki yumuşak dokudur. Bu bölge iltihaplanmaya yatkındır ve "paronişi" adı verilen enfeksiyonlar sıkça burada görülür. Sağlıklı Tırnak Eti Özellikleri Pembe veya açık pembe renkte olmalıdır: Tırnak etleri doğal bir pembelikte olmalı, solgunluk veya morarma gibi renk değişimleri görülmemelidir. Nemli ve esnek olmalıdır: Kuru, sert veya soyulan tırnak etleri sağlıksızdır. Sağlıklı tırnak etleri yumuşak ve esnek bir dokuya sahiptir. Düzgün ve bütünlüğü bozulmamış olmalıdır: Soyulma, çatlama veya aşırı geriye çekilme olmamalıdır. Eğer tırnak etleri sürekli çatlıyor veya kopuyorsa, bu vitamin eksikliği veya dış etkenlere bağlı tahrişin işareti olabilir. İltihap, kızarıklık ve şişlik olmamalıdır: Tırnak kenarında herhangi bir şişlik, hassasiyet veya kızarıklık varsa bu, enfeksiyon belirtisi olabilir. Ağrısız ve hassasiyetsiz olmalıdır: Tırnak etlerine dokunduğunuzda ağrı veya sızı hissedilmemesi gerekir. Kütikül yapısı düzgün olmalıdır: Kütiküller, tırnak dibini koruyacak şekilde hafifçe yapışık ve ince olmalıdır. Aşırı sertleşmiş veya geriye çekilmiş kütiküller tırnak sağlığını olumsuz etkileyebilir. Tırnak Eti Sorunlarının Ana Nedenleri Çevresel Faktörler Nem ve Kuruluk Dengesizliği Aşırı suya maruz kalma: Eller sık sık suya maruz kalınca tırnak etleri yumuşar ve kolayca tahriş olur. Deterjan ve kimyasallar: Temizlik ürünleri, sabunlar ve dezenfektanlar tırnak etlerini kurutarak çatlamasına neden olabilir. Hava Koşulları Soğuk hava: Düşük sıcaklıklar ve rüzgar, cildi ve tırnak etlerini kurutarak çatlamalara yol açar. Sıcak ve kuru hava: Nem kaybına neden olup tırnak etlerinin sertleşmesine ve soyulmasına sebep olabilir. Beslenme Eksiklikleri Tırnak eti sorunlarına yol açan beslenme eksiklikleri genellikle vitamin ve mineral yetersizliklerinden kaynaklanır. İşte en yaygın eksiklikler ve bunların tırnak etleri üzerindeki etkileri: 1. Biotin (B7 Vitamini) Eksikliği: Tırnak etlerinin zayıflamasına, kurumasına ve çatlamasına yol açar. 2. A Vitamini Eksikliği: Cildin ve tırnak etlerinin kurumasına, hassaslaşmasına ve çatlamasına neden olur. 3. C Vitamini Eksikliği: Kollajen üretimini azalttığı için tırnak etlerinin zayıflamasına, kanamalara ve iyileşme sürecinin yavaşlamasına yol açar. 4. E Vitamini Eksikliği: Tırnak etlerini kurutur, çatlamalara ve tahrişe yol açar. 5. Demir Eksikliği: Tırnak etlerinin solgun, kuru ve hassas olmasına neden olur. Tırnaklarda da incelme ve kırılma görülebilir. 6. Çinko Eksikliği: Tırnak etlerinin soyulmasına, yavaş iyileşmesine ve tahriş olmasına neden olur. 7. Omega-3 Eksikliği: Cildi ve tırnak etlerini kurutarak çatlamalara neden olur. 8. Protein Eksikliği: Tırnak etlerinin güçsüzleşmesine ve tahrişe yatkın hale gelmesine neden olur. 9. Su Eksikliği (Dehidrasyon): Vücudun nem dengesinin kaybolup dolayısıyla da tırnak etlerinin kuruyup sertleşmesine ve çatlamasına sebep olur. Yanlış Bakım Alışkanlıkları Tırnak eti koruma alışkanlığının küçük yaşlardan verilmesi ömür boyu sorun yaratacak konuları rafa kaldırabilir. Tırnak Etlerini Koparma veya Yolma: Tırnak etlerini çekerek koparmak veya dişlemek, enfeksiyon ve iltihap riskini artırır. Açık yaralar oluşmasına neden olabilir, bu da bakteriyel veya mantar enfeksiyonlarına yol açabilir. Tırnak Etlerini Fazla Kesmek: Tırnak etleri, tırnakları enfeksiyonlardan koruyan doğal bir bariyerdir. Çok fazla kesilmesi tahrişe ve enfeksiyona neden olabilir. Derin kesimler kanamaya ve acıya yol açabilir. Hijyenik Olmayan Aletler Kullanmak: Sterilize edilmemiş tırnak makası veya et pensi kullanmak enfeksiyon riskini artırır. Ortak kullanılan manikür aletleri mantar veya bakteri bulaşmasına neden olabilir. Aşırı ve Sert Manikür Uygulamaları: Tırnak etlerini aşırı itmek veya sert törpülemek tahrişe neden olabilir. Kimyasal içerikli oje çıkarıcılar ve sert manikür ürünleri tırnak etlerini kurutabilir. Kimyasal Maddelere Maruz Kalma: Aseton gibi güçlü çözücüler içeren oje çıkarıcılar tırnak etlerini kurutur ve tahrişe neden olur. Deterjanlar ve temizlik malzemeleriyle eldivensiz temas etmek tırnak etlerinin yıpranmasına sebep olur. Yeterince Nemlendirmemek: Nemlendirilmemiş tırnak etleri kuruyarak çatlar ve hassaslaşır. Özellikle sık el yıkayan veya soğuk havaya maruz kalan kişiler düzenli nemlendirme yapmalıdır. Sürekli Jel veya Akrilik Tırnak Kullanımı: UV lambalar ve yapay tırnak uygulamaları tırnak etlerini kurutabilir ve zayıflatabilir. Yanlış çıkarma işlemleri tırnak etlerine zarar verebilir. Tırnak Yeme Alışkanlıkları Tırnak yeme (onikofaji), kişinin genellikle stres, kaygı, sıkıntı veya alışkanlık nedeniyle bilinçsizce tırnaklarını ve bazen tırnak etlerini ısırarak koparmasıdır. Genellikle çocuklukta başlar ve bazı kişilerde yetişkinlikte de devam eder. Tırnak yeme alışkanlığının başlıca zararları şunlardır: Tırnak ve Tırnak Eti Hasarı Tırnakların şekli bozulur: Sürekli ısırmak, tırnakların düzensiz ve çirkin görünmesine neden olur. Tırnak etleri tahriş olur: Tırnak etleri koparıldığında açık yaralar oluşabilir, bu da enfeksiyon riskini artırır. Tırnak büyüme bozuklukları: Tırnak kökü zarar gördüğünde tırnak sağlıksız ve düzensiz büyüyebilir. Enfeksiyon Riski Bakteri ve mantar enfeksiyonları: Ağızda bulunan bakteriler tırnak etine bulaşarak iltihaplanmaya neden olabilir (Paronişi adı verilen tırnak eti enfeksiyonu gibi). Siğil ve mantar oluşumu: Tırnak yeme, virüslerin (HPV gibi) tırnak çevresine bulaşmasına yol açabilir. Tırnak Eti Sorunlarına Sebep Olabilecek Risk Faktörleri Mevsimsel Etkiler Kış aylarında havaların soğumasıyla tırnak etlerinde kuruluk, çatlama, tırnak etinin soyulması gibi rahatsızlıklara sebep olur. Yaz aylarında ise sıcaklığın artmasıyla terleme, tırnak etlerinde mantar, enfeksiyon gibi rahatsızlıklara yol açabilir. Son olarak bahar aylarında ise en önemli faktör alerjik reaksiyonlardır. Bu gibi reaksiyonlar tırnak etlerinde kaşıntı, kuruluk ve soyulmalara neden olabilir. Mesleki Maruziyet Kimyasallara çok fazla maruz kalan meslek gruplarında( kuaförler, güzellik uzamanları, temizlik çalışanları) ellerin sürekli olarak bu durumlara maruz bırakılması tırnak etlerinde kuruluk ve tahrişlere sebep olabilir. Bir diğer risk faktörü ise fiziksel ve mekanik işler yapan insanların tırnak etleri şiddete veya tahrişe maruz kalabilir. El Hijyeni Ürünleri Hijyene dikkat ederken kullandığımız maddeler içeriğinden kaynaklı olarak ellerimize tırnaklarımıza ve tırnak etlerimize zarar verebilir. Bunlar alkol bazlı dezenfektanlar, antibakteriyel sabunlar, lateks eldiven kullanımı ve sert kimyasallar içeren krem ve losyonlar olabilir. Bu gibi ürünler kullanmak tırnak etlerinde ciddi kurluk, çatlama ,yara oluşumu gibi sorunlara yol açabilir. Tırnak Eti Tedavisi Tırnak eti sorunlarını önlemede en önemli adımlardan bazıları doğru el bakımı yapmak, nemlendirme rutini oluşturmak ve uygun koruyucu ürünler kullanmaktır. Doğru Tırnak Eti Bakımı El bakımında genellikle manikür ile başlanır. Burda yapılan en büyük yanlış tırnak etlerinin kesilmesidir. Bunun yerine geriye doğru itilmelidir. Kullanılan aletler kişiye özel ve steril olmalıdır. Aksi durumda mantar ve enfeksiyona sebep olabilir. Bir diğer husus olarak da kullanılan oje çıkarıcılar gibi kimyasallar yerine daha saf içerikli cildi tahriş etmeyecek ürünler ile el bakımı tamamlanabilir. Tırnak eti nemlendiricisi kullanmak olası tüm bakımların en güvenlisi olarak düşünülmelidir. Nemlendirme Rutini Bir nemlendirme rutini oluşturmak tırnak etlerindeki kuruluğun giderilmesinde çok önemlidir. Her gün cilde uygun nemlendiricilerle bu rutin oluşturulabilir. Özellikle kış aylarında soğuk havalarda ekstra çatlama, kuruluk olabileceği için yoğun nemlendiricilerle rutin desteklenebilir. Koruyucu Ürün Kullanımı Tırnak eti kuruluğunu önlemek için uygun nemlendirici, tırnak eti yağları, tırnak eti yumuşatıcı ürünler kullanılabilir. Günlük hayatta iş yerinde elleri korumak için lateks yerine nitril içeren eldivenler veya pamuklu ürünler kullanılabilir. Tırnak etlerinin nemini kaybetmemesi için nazik el sabunları, alkol içermeyen ürünler kullanılmalıdır. Doğal tırnak eti bakımı Tırnak eti sorunları doğal yöntemlerle tedavi edilebilir. Bunlardan bazıları düzenli olarak besleyici yağlar kullanmak, vitamin takviyeleri kullanmak olarak örneklendirilebilir. Besleyici Yağlar Doğal yağlardan badem yağı , hindistancevizi yağı, zeytinyağı veya jojoba yağı gibi değerli sabit yağları geceleri birkaç damla olacak şekilde tırnak ve tırnak etlerine uygulamak tırnak kırılması, tırnak eti kopmaları, tırnak eti çatlak tedavisi ve tırnak eti kuruluğunu gidermede yardımcı olur. Bu konuda uzmanından çok değerli bir çözüm olan tırnak bakım kalemi sizlerle. İçeriğinde sabit yağlar, zengin mineraller ve kolay kullanımı sayesinde tırnak etlerindeki kuruluk, kopma, soyulma gibi sorunların önüne geçiyor. Tırnak eti bakım ürünleri içerisinde hormon bozucu içeriyor mu, sağlığa zararlı kimyasallar ve kanserojen maddeler içeriyor mu diye bakılıp alınması, etiket okum alışkanlığı edinilmesi çok önemlidir. Küçük yaşlardan itibaren kullanılan bu ürünler, kanlanmanın yoğun olduğu bölgeler olduğu için özellikle akapunktur noktalarında çeşitli blokajlara neden olabilir. Vitamin Takviyeleri En önemli vitamin olarak su günde en az 2 litre tüketilmelidir. Vücudun nem dengesinin sağlanabilmesi için kullanılan nemlendiricilerin yanı sıra çok önemlidir. Bunun dışında da Biyotin (B7 vitamini), E vitamini, C vitamini, A vitamini, D vitamini, Çinko ve Demir kullanılabilecek vitaminlerdir. Günlük beslenme alışkanlığımızda da bu vitaminleri bolca içeren gıdalar tüketmek tedaviye yardımcı olacaktır. Yumurta, badem, zeytinyağı, limon gibi zengin besinler tüketmek oldukça önemlidir. KAYNAKÇAJangra RS, Gupta S, Singal A, Kaushik A. Hangnail: A simple solution to a common problem. J Am Acad Dermatol. 2019;81(5):e123-e125.Relhan, Vineet et al. “Management of chronic paronychia.” Indian journal of dermatology vol. 59,1 (2014): 15-20. doi:10.4103/0019-5154.123482Leggit JC. Acute and chronic paronychia. Am Fam Physician. 2017;96(1):44-51. PMID: 28671378 pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/28671378/.
Devamını okuTırnak Mantarı ile Mücadele: Kapsamlı Tedavi ve Korunma Yöntemleri
Tırnak Mantarı Nedir? Tırnak mantarı, tırnakların alt kısmında mantarların çoğalması sonucu meydana gelen bir enfeksiyondur. Tıbbi adıyla onikomikoz, genellikle tırnağın altındaki yatağa yerleşen mantar türlerinin neden olduğu bir sağlık sorunudur. Bu enfeksiyon, tırnaklarda renk değişikliği, kalınlaşma, kırılma gibi çeşitli belirtilerle kendini gösterir. Tırnak mantarı, derideki mantar enfeksiyonlarının tırnaklara yayılmasıyla ortaya çıkar ve bu durum, kişiyi hem estetik hem de sağlık açısından olumsuz etkileyebilir. Ayak mantarından farklı değerlendirilir. Tırnak mantarı genellikle parmak uçlarındaki tırnaklarda görülse de, ayak tırnaklarında daha yaygın olarak gözlemlenir. Mantar enfeksiyonları, vücutta nemli ve sıcak ortamların olduğu bölgelerde hızla gelişebilir ve bu da ayak tırnaklarının daha fazla risk altında olmasına yol açar. Ayaklar, terleme ve kapalı ayakkabılar nedeniyle çoğu zaman nemli kalır, bu da mantarın gelişmesi için mükemmel bir ortam oluşturur. Tırnak mantarı önleme yöntemlerine dikkat etmek ve doğru bakım uygulamalarıyla tırnak mantarı çözüm sürecini desteklemek oldukça önemlidir. Tırnak Mantarı Oluşum Mekanizması Tırnak mantarının gelişimi, tırnağın altındaki yatağa yerleşen mantarların çoğalmasıyla başlar. Mantarlar, sıcak ve nemli ortamlarda hızla çoğalır. Bu ortamlar, terli ayakkabılar, nemli çoraplar, ortak kullanılan yüzeyler ve kapalı alanlar gibi etkenlerle sağlanabilir. Tırnakların yüzeyi ve çevresindeki deri, mantarın girmesi için uygun bir zemin sunar. Tırnağa girdikten sonra mantarlar, tırnağın üst tabakasını etkileyerek sararmasına, kalınlaşmasına ve kırılmasına yol açar. Zamanla enfeksiyon ilerler, tırnak dokusu zayıflar ve iltihaplanma meydana gelir. Tırnak mantarı, çoğunlukla ayak tırnaklarında görülse de el tırnaklarında da rastlanabilir. Ayak tırnağına bulaşan mantar, genellikle topuk kısmı ve parmak arası gibi nemli bölgelerde yayılma eğilimindedir. Mantar enfeksiyonu, yavaş bir şekilde tırnağın daha büyük kısmına yayılır ve bazen tırnağın tamamen düşmesine kadar ilerleyebilir. Risk Faktörleri Tırnak mantarına yakalanma riski, birkaç faktörle artmaktadır. Bu faktörler, kişinin genel sağlık durumu, yaşadığı çevre koşulları ve bireysel alışkanlıklarla yakından ilişkilidir. İşte tırnak mantarına yol açabilecek bazı risk faktörleri: Bağışıklık Sistemi Zayıf Bireyler: Bağışıklık sistemi zayıf olan kişiler, mantar enfeksiyonlarına daha duyarlıdır. Özellikle yaşlılar, diyabet hastaları, kanser tedavisi gören kişiler gibi bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler tırnak mantarına daha kolay yakalanabilir. Kapalı Ayakkabılar ve Terli Ayaklar: Ayaklar uzun süre kapalı ayakkabılar içinde terlediğinde, mantarların üremesi için uygun bir ortam oluşturur. Terli ayakkabılar, ayakların hava almasını engelleyerek mantarın hızla yayılmasına zemin hazırlar. Ortak Alanlarda Dolaşmak: Spor salonları, yüzme havuzları, ortak duşlar gibi nemli alanlar mantarların hızlıca yayılabileceği ortamlardır. Bu tür yerlerde çıplak ayakla yürümek, enfeksiyon kapma riskini artırır. Tırnak Yaralanmaları: Tırnaklar üzerinde meydana gelen küçük yaralar, çatlamalar veya kırılmalar, mantarın tırnağa girmesi için fırsat sunar. Bu tür fiziksel hasarlar, tırnakların mantar enfeksiyonuna karşı daha hassas hale gelmesine yol açar. Kötü Hijyen Alışkanlıkları: Ayakların düzenli olarak yıkanmaması, nemli ayakkabıların uzun süre giyilmesi veya tırnak bakımının yapılmaması gibi kötü hijyen alışkanlıkları, mantar enfeksiyonlarının gelişmesine zemin hazırlar. Tırnak Mantarı Belirtileri Tırnak mantarının belirtileri, enfeksiyonun evresine göre değişiklik gösterebilir. Erken dönemde daha hafif belirtiler görülürken, ilerleyen aşamalarda enfeksiyon şiddetini artırabilir. Tırnak mantarının belirtileri arasında şunlar yer alır: Erken Dönem Belirtileri Tırnak renginde sararma veya beyaz lekeler Tırnak yüzeyinde düzensizlikler, küçük çatlaklar veya pürüzler Hafif kalınlaşma veya kırılmalar İlerlemiş Dönem Belirtileri Tırnağın yoğun sararması ve belirgin şekilde kalınlaşması Tırnağın şeklinin bozulması, soyulması ve parçalanması Tırnak çevresinde iltihaplanma, ağrı ve hassasiyet Kötü koku oluşumu Tırnağın tamamen ayrılması veya düşmesi Tırnak mantarı tedavi edilmezse, bu belirtiler daha da kötüleşebilir ve kişinin günlük yaşamını zorlaştırabilir. Erken tedavi, komplikasyonların önlenmesi açısından oldukça önemlidir. Tırnak Mantarını Tetikleyen Faktörler Tırnak mantarının gelişmesinde rol oynayan bir dizi faktör bulunmaktadır. Bu faktörler, kişisel alışkanlıklardan çevresel etmenlere kadar geniş bir yelpazeyi kapsar: Ayakkabı Seçimi Kapalı ve nem tutan ayakkabılar, ayakların terlemesine yol açar. Bu durum, mantarların gelişmesi için elverişli bir ortam yaratır. Ayrıca yanlış numara ayakkabılar tırnaklara baskı yaparak enfeksiyon riskini artırabilir. Bağışıklık Sistemi Bağışıklık sistemi zayıf olan kişilerde, vücut mantarlara karşı daha az dirençli hale gelir. Bu da enfeksiyonların daha kolay yayılmasına yol açar. Yaralanmalar ve Travmalar Tırnaklara yönelik fiziksel travmalar, mantar enfeksiyonlarını tetikleyebilir. Küçük kesikler, çatlamalar veya yaralar, enfeksiyonun girmesi için bir fırsat sunar. Aşırı Terleme Ayakların sürekli nemli kalması, mantarın gelişimi için en uygun ortamı sağlar. Ter, mantarın üremesine yardımcı olur ve enfeksiyonun yayılmasını hızlandırır. Tırnak Mantarı Tedavi Yöntemleri Tırnak Mantarına Çözüm arayanlar için bir çok yol bulunmaktadır.Bu yaklaşımlar; enfeksiyonun şiddetine ve kişisel tercihlere göre değişebilir. İşte tırnak mantarı ilaçları: Topikal Tedavi Yöntemleri Topikal tedavi, tırnak mantarının erken dönemlerinde ve daha hafif vakalarda etkili olabilir. Bu tedavi yöntemlerinde, antifungal (mantar önleyici) ilaçlar doğrudan enfekte olmuş tırnağa uygulanır. Antifungal Kremler ve Jeller: Mantar enfeksiyonunun başlangıç aşamasındaki vakalarda, doktorlar genellikle antifungal kremler veya jeller önerir. Bu ürünler, mantarın tırnağın yüzeyinde bulunan kısmına etki eder. Genellikle 2-3 hafta süreyle düzenli olarak kullanılmaları gerekir. Bu ilaçların aktif bileşenleri, klotrimazol, terbinafin ve mikonazol gibi maddeler olabilir. Antifungal Spreyler: Tırnak mantarına karşı sprey şeklinde de antifungal ilaçlar mevcuttur. Spreyler, özellikle ayak tırnaklarında kullanılmak için uygundur ve sıklıkla günün farklı zamanlarında uygulanabilir. Lokal Antifungal Vernikler: Tırnak mantarının tedavisinde, özel antifungal vernikler de kullanılabilir. Bu tedavi, daha yaygın olmayan ancak tırnak mantarının tedavisinde etkili bir seçenek olarak önerilebilir. Bu tedavi, verniğin tırnak üzerinde kuruması ve mantarın tırnağa girmesini engellemesi için uzun süreli kullanım gerektirir (6 ay kadar). Avantajları:Yerel tedavi, daha az yan etkiye yol açar.Tedavi süreci genellikle daha kısa ve daha az invazivdir. Dezavantajları: Sadece erken dönemde ve sınırlı enfeksiyonlarda etkilidir.Tırnağın derinlerine nüfuz etmede sınırlı etkinlik gösterebilir. Oral (Sistemik) Antifungal İlaçlar Oral antifungal ilaçlar, tırnak mantarının daha ileri evrelerinde veya topikal tedaviye yanıt vermeyen vakalarda kullanılır. Bu ilaçlar, mantarları vücutta içsel olarak tedavi eder ve genellikle daha güçlüdür. Terbinafin (Lamisil): Terbinafin, tırnak mantarının tedavisinde en yaygın kullanılan oral antifungal ilaçlardan biridir. Terbinafin, mantarın hücre zarını hedef alarak enfeksiyonun yayılmasını engeller. Tedavi süresi genellikle 6-12 hafta arasında değişir. İtrakonazol (Sporanox): İtrakonazol, sistemik tedavi için kullanılan başka bir etkili antifungal ilaçtır. Çoğu durumda, 3 ay süreyle düzenli kullanım gerektirir. İtrakonazol, mantarın gelişimini engelleyerek enfeksiyonun yayılmasını durdurur. Flukonazol (Diflucan): Flukonazol, tırnak mantarı tedavisinde kullanılan bir diğer oral antifungal ilaçtır. Bu ilaç genellikle haftada bir kez alınır ve tedavi süresi daha kısa olabilir (yaklaşık 6-12 hafta). Avantajları: Derin enfeksiyonlarda daha etkili sonuçlar verir.Geniş spektrumlu etkileri sayesinde daha fazla mantar türüne karşı etkilidir. Dezavantajları: Potansiyel yan etkileri olabilir (karaciğer fonksiyon testlerinde değişiklikler, mide rahatsızlıkları gibi).Uzun süreli kullanım gerektirir ve tedavi süreci daha uzun olabilir. Cerrahi Müdahale Tırnak mantarının ileri evrelerinde ve diğer tedavi yöntemlerine yanıt vermeyen durumlarda, cerrahi müdahale gerekebilir. Bu işlemde, enfekte olmuş tırnak kısmı cerrahi olarak çıkarılır veya tedavi edilerek temizlenir. Tırnağın Tamamen Çıkarılması: Eğer tırnak çok fazla zarar görmüşse, bazen doktorlar tırnağın tamamen çıkarılmasını önerebilir. Bu, enfeksiyonun temizlenmesine yardımcı olabilir ve tırnağın yeniden sağlıklı bir şekilde büyümesi için alan sağlar. Ancak, bu işlem genellikle son çare olarak başvurulur. Kimyasal Tedavi ile Tırnak Çıkarmak: Cerrahi müdahale dışında, kimyasal tedavilerle de tırnak, enfekte bölgeden çıkartılabilir. Kimyasal maddeler, tırnak yüzeyinde uygulanarak tırnağın soyulmasına veya düşmesine neden olabilir. Avantajları: İleri düzey enfeksiyonlar için etkili bir çözüm sunar.Hızlı sonuç alınabilir. Dezavantajları: Ağrılı bir işlem olabilir.Tırnak yeniden büyüdüğünde, zaman alıcı ve bazen sorunlu olabilir. Tırnak Mantarı Doğal Tedavisi Doğal tırnak mantarı tedavisi, son zamanlarda en çok araştırılan konulardan biridir. Özellikle tırnak mantarı bitkisel tedavi yöntemleri, doğal içeriklerle çözüm arayanların ilgisini çekmektedir. Çay Ağacı Yağı: Çay ağacı yağı, antifungal özellikleriyle bilinir ve doğal mantar tedavisinde yaygın olarak kullanılır. Elma Sirkesi: Antiseptik özelliklere sahip elma sirkesi, tırnak mantarını tedavi etmek için etkili olabilir. Ilık suya eklenerek ayak banyosu yapılır ve ayak bakımı sağlanmış olur. Sarımsak: Sarımsak, antibakteriyel ve antifungal özelliklere sahip olduğu için tırnak mantarına karşı doğal bir tedavi seçeneği sunar. Bu konuda güvenilir ve multikozmetik ürünler arayanlar için Ya Da markası, cevizi kabuğu özütü, sabit yağlar ve minerallerle zenginleştirilmiş LU’NAIL adlı tırnak bakım kalemi sunuyor. Bu ürün hem tırnak bakımını sağlamak hem de koruma oluşturmak amacıyla tasarlanmış ve kullanım kolaylığı için özel bir fırça mekanizmasına sahiptir. Tırnak Mantarını Önleyici Bakım Stratejileri Tırnak mantarının önlenmesi, doğru bakım alışkanlıklarıyla mümkündür. İşte tırnak mantarını engellemek için önerilen stratejiler: Tırnak Hijyenine Dikkat Etmek: Ayakları düzenli olarak yıkamak, parmak aralarını iyice kurulamak, antifungal sabunlar kullanmak tırnak mantarına karşı koruma sağlar. Doğru Çorap Seçimi: Pamuklu çoraplar tercih etmek, ayakların hava almasını sağlar ve terin emilmesine yardımcı olur. Naylon ve sentetik çoraplardan kaçınılmalıdır. Nemden Korunma: Hava alabilen ayakkabılar giymek, terli ayakkabılardan kaçınmak ve ayakları nemden korumak için antifungal spreyler kullanmak önemlidir. Tırnak Bakımı: Tırnakları kısa ve düzgün bir şekilde kesmek, tırnakları temiz tutmak, kişisel bakım araçlarını başkalarıyla paylaşmamak enfeksiyon riskini azaltır. Bağışıklık Sistemi Güçlendirme: Sağlıklı beslenme ve düzenli egzersiz, bağışıklık sisteminin güçlenmesine yardımcı olur ve mantar enfeksiyonlarına karşı koruma sağlar. Ortak Alanlarda Dikkatli Olun: Spor salonları, havuzlar gibi nemli alanlarda terlik veya sandalet giymek, tırnak bakım aletlerini başkalarıyla paylaşmamak mantar bulaşma riskini azaltır. Kaynakça American Academy of Dermatology – Onychomycosis (Tırnak Mantarları) “Onychomycosis: Diagnosis and Management” – Dermatologic Clinics (2018) Mayo Clinic – Onychomycosis Treatment “Tırnak Mantarları” – Türk Dermatoloji Derneği
Devamını okuHomosalate ve Kozmetik Ürünlerde Yasaklanma Süreci: Bilinmesi Gerekenler
Güneş ışınlarının; canlılar için enerji kaynağı olması, canlılığın devamı için gerekli olması, D vitamininin büyük bir kaynağı olması, deride melanin yapımını uyarması, antibakteriyel etkisi ve bağışıklığı güçlendirici etkisinin olmasıyla birlikte, yaydığı ultraviyole (UV) ışınlarına uzun süreler ve korunmasız şekilde maruz kalmak ile de akut ve kronik zararlı etkiler oluşturabilecek bir enerji kaynağıdır (1,2). Güneş koruyucular ise cildimizi zararlı UV ışınlarından korumanın en etkili yollarından biridir. Güneş kremlerinin içeriğinde güneşten gelen UV-A ve UV-B Ye ışınlarına karşı koruma sağlayan UV filtreleri (kimyasal ve fiziksel filtreler), PABA gibi koruyucular ve stabilizatörler, C vitamini veya yeşil çay özü gibi antioksidanlar, nemlendiriciler ve cilt bakım bileşenleri, koku vericiler gibi ana bileşenler yer almaktadır (3). Ancak güneş kremlerinin içerdikleri bazı kimyasalların sağlık üzerindeki etkileri halen tartışılmaktadır. Son yıllarda Avrupa Birliği'nde bazı UV filtreleri yasaklanmaktadır veya kullanımına sınırlamalar getirilmektedir. Bu filtrelerden biri de konumuz olan homosalate tır. Peki, homosalate nedir ve neden yasaklanmaktadır? Homosalate‘in Kimyasal Yapısı ve Güneş Koruyuculardaki Rolü Homosalate (HMS), ultraviyole (UV) radyasyona maruz kalmanın olumsuz etkilerinden koruma sağlamak için ticari güneş koruyucu formülasyonlarına yaygın olarak dahil edilen bir salisilat molekülüdür (4). Ürün etiketlerinde “Homosalate, Homomentil salisilat, HMS, 3,3,5-trimetil-siklohekzil-salisilat, Salisilik asit M-homomentil ester” isimleriyle yer almaktadır (5). Kimyasal Özellikleri ve Formülasyondaki İşlevi Homosalate özellikle UVB ışınlarını emme yeteneğiyle bilinen bir kimyasal filtredir. Salisilik asit ve 3,3,5- Trimetilsiklohekzanol Fischer-Speier esterifikasyonu ile üretilir (5). Molekülün salisilik asit kısmı, 295 nm ila 315 nm dalga boyuna sahip ultraviyole ışınlarını emerek cildi güneş hasarından korur. Hidrofobik tri metil siklohekzil grubu, suda çözülmesini önleyen yağlılık sağlar. Bu yüzden suya dayanıklı güneş kremlerinde sıkça kullanılır. Fotostabilitesi düşüktür, yani güneşe maruz kaldığında zamanla bozunabilir ve koruma gücünü kaybedebilir. Bu yüzden Octocrylene veya Avobenzone gibi diğer UV filtreleriyle kombine edilerek stabil hale getirilmektedir. Tek başına yeterli güneş koruması sağlamadığı için genellikle geniş spektrumlu (hem UVA hem UVB yi kapsayan) güneş kremlerinde başka filtrelerle birlikte bulunur (6). Homosalate ayrıca emollient (yumuşatıcı) özellik gösterir bu yüzden güneş kremleri haricinde nemlendiriciler, vücut losyonları ve güneş sonrası bakım ürünlerinde de yer almaktadır. Güneş kremlerinde daha pürüzsüz bir doku sağlamaktadır ve sürülmesini kolaylaştırmaktadır. UV Filtresi Olarak Etki Mekanizması Yapılan araştırmalar, HMS nin ışığa maruz kaldığında "ultrafast uyarılmış durum içi proton transferi (ESİPT)" adı verilen hızlı bir kimyasal süreçten geçtiğini göstermektedir. Bu süreç sırasında HMS, enerji emerek yapısal bir dönüşüm geçirir ve sonrasında bu enerjiyi büyük ölçüde ısı olarak yayarak zararsız hale getirir. Ayrıca, lazerle yapılan incelemelerde, HMS'nin iki farklı formunun (konformerin) bulunduğu belirlenmiştir. Bunlardan biri ESİPT sürecini gerçekleştirirken, diğeri bu sürece dahil olmamaktadır. Genel olarak, bu araştırmalar HMS'nin güneş koruyucu olarak etkili bir şekilde çalıştığını ve fotofiziksel açıdan uygun özelliklere sahip olduğunu göstermektedir (4). Endokrin Sistem Üzerindeki Olumsuz Etkileri ve Sağlık Riskleri Endokrin sistemi, vücudumuzdaki hormon dengesini düzenler ve en küçük değişiklikler bile sağlığımız üzerinde büyük etkilere yol açabilir. Yapılan araştırmalarda, Homosalate’ın vücutta östrojen, progesteron ve androjen reseptörlerine bağlanabildiğinizi ve bu etkileşimlerin hormon seviyelerini bulabileceğini öne sürmektedir. Bu durum, özellikle üreme sağlığı ve tiroit fonksiyonları üzerinde olumsuz etkilere yol açabilmektedir. Ayrıca kanser riskinin artmasına neden olabilmektedir ve ciltte tahrişe, kızarıklığa sebep olabilmektedir. Hormonal Dengede Yarattığı Değişimler İnsan hücreleri üzerinde yapılan bir çalışmada, Homosalate dahil 6 UV filtresinin, östrojen reseptörlerine bağlanarak östrojenik aktivite gösterdiği in vitro deneylerde gözlemlenmiştir. Homosalate, lipofilik (yağda çözünen) bir bileşiktir, bu yüzden çevrede ve organizmalarda birikme eğilimi göstermiştir. Balıklarda ve su ekosistemlerinde bulunmuş olup, potansiyel uzun vadeli ekolojik riskler taşıdığı belirtilmiştir. Ancak transgenik zebra balığı modelinde yapılan in vivo testlerde, Homosalate’ın belirgin bir östrojenik aktivite gösterdiği tespit edilmiştir. Çalışmanın genel sonucu, UV filtrelerinin çevrede birikme eğiliminde olduğu ve potansiyel olarak uzun vadeli etkiler gösterebileceği yönündedir. Bu nedenle, Homosalate ve diğer UV filtrelerinin hormon bozucu etkileri açısından daha fazla araştırılması gerektiği vurgulanmıştır (7).Ayrıca, östrojenin etkisiyle büyüyen ve çoğalan insan meme kanseri hücrelerinin, Homosalate maruziyeti sonucunda 3,5 kat daha fazla büyüme ve çoğalma gösterdiği tespit edilmiştir (8). Üreme Sağlığına Olan Etkileri ve Klinik Bulgular Yapılan çalışmalarda Homosalate’ ın androjen reseptörlerini baskıladığı belirlenmiş, bunun da üreme sistemini etkileyebileceğini göstermiştir. Özellikle, bu kimyasalın kadın kısırlığı, endometriozis ve polikistik over sendromu (PCOS) ile bağlantılı olabileceği yapılan bir diğer çalışmada belirtilmiştir (9). Homosalate, gebelik sürecinde plasentaya geçebilmektedir ve trofoblast hücreleri üzerinde olumsuz etkiler yaratabilmektedir. Trofoblast hücrelerinin normal çoğalması ve istilası, plasental gelişim için kritik öneme sahiptir; ancak homosalate bu hücrelerin proliferasyonunu baskılayarak plasental vasküler yeniden yapılanmayı bulabilmektedir. Bu durum, kendiliğinden düşük ve intrauterin büyüme geriliği gibi gebelik komplikasyonlarına yol açabilmektedir. Ayrıca homosalate, östrojenik aktivite göstererek endokrin sistemi etkilemiştir ve anne sütü ile plasental dokularda tespit edilmiştir. Güneş kremleri gibi ürünler yoluyla kana karışan homosalate’ in fetusa bulaşma potansiyeli bulunmasına rağmen, bu maddenin gebelik üzerindeki kesin etkilerini anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç görüldüğü belirtilmiştir (9). Uluslararası Kozmetik Regülasyonları ve Yasaklanma Gerekçeleri Homosalate’ in yasaklanmasının temel sebebi, güvenli bir kozmetik bileşeni olarak görülmemelidir. Avrupa Birliği, bu maddenin belirli bir dozun üzerinde kullanıldığında sağlık açısından risk taşıdığını ve çevreye zarar verdiğini belirleyerek sınırlandırmıştır. Özellikle deniz ekosistemine olumsuz etkileri bilimsel çalışmalarla kanıtlanmıştır. ABD gibi ülkelerde de homosalate ile ilgili araştırmalar devam ederken, uzmanlar tüketicilere daha güvenli alternatiflere yönelmelerini tavsiye etmektedir. AB Kozmetik Yönetmeliği Değişiklikleri Avrupa Birliği (AB) Kozmetik Yönetmeliğinde yapılan son değişikliklerle birlikte, homosalate’ın kozmetik ürünlerdeki kullanımı yeniden düzenlenmiştir. Bilimsel Komite Nin (SCCS) değerlendirmeleri sonucunda, homosalate’ın potansiyel endokrin bozucu özellikleri göz önünde bulundurularak, %10'a kadar olan konsantrasyonlarda UV filtresi olarak kullanımının güvenli olmadığını belirtmiştir ve bu maddenin sadece yüz ürünlerinde (sprey olmayan ve pompalı sprey ürünler) maksimum %7,34 konsantrasyona kadar kullanılması güvenli kabul edilmiştir. Bu düzenleme, homosalate’ın diğer kozmetik ürünlerdeki kullanımını sınırlandırmak ve tüketici güvenliğini artırmayı amaçlamıştır. Bu değişiklikler, 11 Kasım 2022 tarihinde duyurulmuş ve 1 Ocak 2025 tarihinde yürürlüğe girmiştir (10,11). Global Pazarda Yasal Düzenlemeler ve Adaptasyon Süreci Bu değişikliklerin yürürlüğe girmesiyle birlikte, piyasaya sürülecek yeni ürünler için 24 aylık, mevcut ürünlerin uyum sağlaması için ise 30 aylık geçiş süreleri belirlenmiştir. Bu bağlamda, Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) da AB Kozmetik Yönetmeliği ile uyumlu olacak şekilde ulusal kozmetik mevzuatında güncelleme çalışmalarına başlamıştır. Ekim 2022'de Avrupa Komisyonu, homosalate’ın maksimum izin verilen konsantrasyonunu vücut için kullanılan güneş kremlerinde %10'dan %0,5'e düşürmüştür. Kanada Sağlık Bakanlığı, homosalate’ı güvenli olarak kabul etmektedir ancak AB'deki gelişmeleri takip etmektedir. Avustralya Terapötik Ürünler İdaresi (TGA), homosalate’ı kabul etmekte ve %10’a kadar kullanımına izin vermektedir. FDA, homosalate GREASE (Genel Olarak Güvenli ve Etkili - Generally Recognized As Safe and Effective) listesinde değerlendirmeye alınmamıştır ve daha fazla güvenlik verisi talep etmektedir ve şu anda maksimum %15'e kadar kullanımına izin verilmektedir (12, 13). Homosalate’ın yerine daha güvenli olduğu düşünülen bazı alternatifler daha popüler hale gelmiştir. Bunlar; çinko oksit ve titanyum dioksit gibi mineral bazlı güneş kremleri dir. Kimyasal filtreler yerine fiziksel koruma sağlayarak daha güvenli alternatif sunar. Mexoryl SX ve Tinosorb S ise daha az endokrin bozucu özellik taşıyan güvenli seçenekler arasında gösterilmektedir (12,14). Sonuç olarak, Homosalate’ın potansiyel riskleri göz önüne alındığında, özellikle hamileler, çocuklar ve hassas cilde sahip bireyler için içeriğinde homosalate bulunmayan, mineral bazlı veya düşük riskli kimyasal filtreler içeren güneş kremlerini tercih etmek, hem cilt sağlığını korumak hem de uzun vadeli sağlık risklerinden kaçınmak adına daha güvenli bir seçim olacaktır. Güneşten korunma hayati önem taşırken, kullanılan ürünlerin içeriği de en az koruma faktörü kadar dikkatle değerlendirilmelidir. Bu nedenle cilt bakımı ürünlerinden biri olan güneş kremlerini seçerken bilinçli seçim yapılması büyük önem taşımaktadır. Kaynakçalar: Gül, Ü. (2012). Deri Yaşlanmasını Etkileyen Çevresel Faktörler. Turkiye Klinikleri Dermatology-Special Topics, 5(4), 1-6. Slevin, T. (Ed.). (2014). Sun, skin and health. Csıro Publıshing. Cancer Council. Western Australia. TEKBAŞ, Ö. F., Didem, E. V. C. İ., & ÖZCAN, U. D. U. YAKLAŞAN YAZ MEVSİMİ İLE ARTAN BİR TEHLİKE: GÜNEŞ KAYNAKLI ULTRAVİYOLE IŞINLARI. Holt, E. L., Krokidi, K. M., Turner, M. A., Mishra, P., Zwier, T. S., Rodrigues, N. D. N., & Stavros, V. G. (2020). Insights into the photoprotection mechanism of the UV filter homosalate. Physical Chemistry Chemical Physics, 22(27), 15509-15519. Homosalat, ChemIDplus. Wong, N. G., Rankine, C. D., Anstöter, C. S., & Dessent, C. E. (2022). Photostability of the deprotonated forms of the UV filters homosalate and octyl salicylate: molecular dissociation versus electron detachment following UV excitation. Physical Chemistry Chemical Physics, 24(28), 17068-17076. Schreurs, R., Lanser, P., Seinen, W., & van der Burg, B. (2002). Estrogenic activity of UV filters determined by an in vitro reporter gene assay and an in vivo transgenic zebrafish assay. Archives of toxicology, 76, 257-261. Jiménez-Díaz, I., Molina-Molina, J. M., Zafra-Gómez, A., Ballesteros, O., Navalón, A., Real, M., ... & Olea, N. (2013). Simultaneous determination of the UV-filters benzyl salicylate, phenyl salicylate, octyl salicylate, homosalate, 3-(4-methylbenzylidene) camphor and 3-benzylidene camphor in human placental tissue by LC–MS/MS. Assessment of their in vitro endocrine activity. Journal of Chromatography B, 936, 80-87. Yang, C., Lim, W., Bazer, F. W., & Song, G. (2018). Homosalate aggravates the invasion of human trophoblast cells as well as regulates intracellular signaling pathways including PI3K/AKT and MAPK pathways. Environmental Pollution, 243, 1263-1273. Scientific Committee on Consumer Safety (SCCS). "Opinion on Homosalate." European Union, 2021. US Food and Drug Administration (FDA). "Sunscreen: How to Help Protect Your Skin from the Sun." FDA, FDA . U.S. Food and Drug Administration. (n.d.). CFR - Code of Federal Regulations Title 21. Retrieved from https://www.fda.gov/drugs/understanding-over-counter-medicines/questions-and-answers-fda-posts-deemed-final-order-and-proposed-order-over-counter-sunscreen Health Canada. (2022). Draft: Guidance document - sunscreen monograph. Retrieved from https://www.canada.ca/content/dam/eccc/documents/pdf/pded/salicylates/Risk-management-scope-salicylates-group.pdf Benson, H. A. (2007). Sunscreens: efficacy, skin penetration, and toxicological aspects. In Dermatologic, Cosmeceutic, and Cosmetic Development (pp. 433-450). CRC Press.
Devamını okuCilt Tipine Göre Doğru Bakım Rutini: Kapsamlı Bakım ve Ürün Rehberi
Cilt Tipine Göre Doğru Bakım Rutini: Kapsamlı Bakım ve Ürün Rehberi Cilt Tipinizi Doğru Belirlemenin Temel Kriterleri ve Önemi Doğru ürün seçimi: Her cilt tipi farklı ihtiyaçlara sahiptir. Cilt tipi nasıl anlaşılır sorusunun cevabını bilerek, cildiniz için doğru ürünleri seçebilir ve olumsuz reaksiyon riskini en aza indirebilirsiniz. Etkili yüz bakımı: Cilt tipinize uygun ürünler kullanmak, cilt problemlerini önlemeye ve mevcut sorunları gidermeye yardımcı olur. Sağlıklı ve ışıltılı bir cilt: Cilt tipinize uygun bir bakım rutini, cildinizin doğal dengesini korur, sağlıklı ve ışıltılı görünmesini sağlar. Kuru Cildin Belirtlileri: Gerginlik hissi Pullanma Kaşıntı Mat görünüm Kırışıklıklara ve ince çizgilere yatkınlık Yağlı Cildin Belirtileri: Parlak ve yağlı görünüm Genişlemiş gözenekler Siyah nokta, beyaz nokta ve sivilce oluşumuna yatkınlık Makyajın kolayca akması Karma Cildin Belirtileri: T bölgesinde yağlanma • Yanaklarda kuruluk T bölgesinde genişlemiş gözenekler T bölgesinde siyah nokta ve sivilce oluşumuna yatkınlık Hassas Cildin Belirtileri: Kızarıklık Yanma ve batma hissi Kaşıntı Kuruluk ve pullanma Alerjik reaksiyonlara yatkınlık Cilt Analizi Nasıl Yapılır ve Değişen İhtiyaçlar Evde Yapabileceğiniz Basit Cilt Testleri Cilt tipi nasıl anlaşılır diye merak ediyorsanız, evde kolayca uygulayabileceğiniz birkaç basit test bulunmaktadır. Peçete Testi ile Cilt Tipi Belirleme Yüzünüzü temizleyin: Herhangi bir makyaj veya kirden arındırmak için yüzünüzü nazik bir temizleyici ile yıkayın ve kurulayın. Bekleyin: Cildinizin doğal yağ dengesine kavuşması için 30 dakika bekleyin. Peçete testi: Temiz bir peçeteyi yüzünüze bastırın ve özellikle T bölgenizdeki (alın, burun ve çene) yağlanmayı kontrol edin. Sonuçlar: Peçete kuru ise: Kuru bir cildiniz olabilir. Peçetede çok fazla yağ varsa: Yağlı bir cilde sahip olabilirsiniz. Peçetenin sadece T bölgesinde yağ varsa: Muhtemelen karma bir cildiniz var. Aynalı Test ile Cilt Tipi Anlama Yüzünüzü temizleyin: Herhangi bir makyaj veya kirden arındırmak için yüzünüzü nazik bir temizleyici ile yıkayın ve kurulayın. Aynaya bakın: 15-20 dakika sonra aynaya bakın ve cildinizin genel görünümünü inceleyin. Sonuçlar: Cildiniz gergin ve pul pul görünüyorsa: Kuru cilt Cildiniz parlak ve yağlıysa: Yağlı cilt T bölgeniz parlak, yanaklarınız normalse: Karma cilt Cildinizde kızarıklık veya tahriş varsa: Hassas cilt Gözlem Yoluyla Cilt Tipi Analizi Cilt tipi nasıl anlaşılır sorusunun en basit cevabı, cildinizi düzenli olarak gözlemlemektir. Günlük hayatta cildinizin nasıl davrandığına dikkat edin. Cildiniz gün içinde sık sık geriliyor ve pul pul oluyorsa: Kuru cilt Gün içinde cildiniz parlamaya başlıyor ve makyajınız akıyorsa: Yağlı cilt T bölgenizde yağlanma, yanaklarınızda kuruluk hissediyorsanız: Karma cilt Cildiniz kolayca kızarıyor, kaşınıyor veya tahriş oluyorsa: Hassas cilt Cilt Tipini Belirlemenin Profesyonel Yöntemleri Cilt tipi nasıl anlaşılır konusunda en doğru sonucu almak için bir dermatoloğa başvurmanız önerilir. Dermatologlar, cildinizi detaylı bir şekilde inceleyerek cilt tipinizi belirleyebilir ve size özel bakım önerilerinde bulunabilirler. Dermatologlar Tarafından Yapılan Cilt Analizleri Dermatologlar, cilt tipi nasıl anlaşılır sorusuna cevap bulmak için çeşitli yöntemler kullanırlar: Görsel Muayene: Cildinizin genel görünümünü, dokusunu ve renk tonunu incelerler. Tıbbi Geçmiş: Cilt problemleriniz, alerjileriniz ve kullandığınız ilaçlar hakkında bilgi alırlar. Cilt Testleri: Gerekli durumlarda, alerji testleri, sebum üretimi testi gibi testler uygulayabilirler. Wood Işığı ile Cilt Tipi Belirleme Wood ışığı, ciltteki farklı pigmentleri ve bakterileri görünür hale getiren bir tür ultraviyole (UV) ışığıdır. Dermatologlar, Wood ışığı kullanarak cilt tipi nasıl anlaşılır sorusuna daha detaylı bir cevap bulabilirler. Mevsimsel Değişimlerin Cilt Tipine Etkisi Mevsim geçişlerinde cilt bakımı en az bağışıklığınız kadar önemlidir. Mevsim geçişlerinde cilt, hava koşullarındaki ani değişikliklerden etkilenerek sağlıklı görünümünü kaybedebilir. Geçişlerde oluşan nem ve sıcaklık oranlarındaki değişme cildin nem dengesini bozar. Bunun sonucunda da cildin tipine göre yağlanma, kuruluk ve hassasiyet gibi problemler yaşanır. Mevsimsel geçişlerde cildin ihtiyacına uygun bakımı uygulamak cilt sağlığı korumak için büyük önem taşır. Mevsimsel cilt bakımı uygulamlarını gözden geçirmek bizim için iyi olacaktır. Hava Değişiminin Ciltteki Belirtilerin Bazıları: Kuruluk ve Pul Pul Dökülme: Sıcaklık ve nem değişiklikleri cildin nem dengesini bozar ve kuruluk yaratır. Kızarıklık ve Tahriş: Soğuk hava ve rüzgar gibi dış etkenler kızarıklık ve tahrişe sebep olabilir. Ciltte Gerginlik: Hava değişikliğiyle birlikte cilt esnekliğini kaybedebilir ve gerginlik hissi oluşabilir. Sivilce ve Yağlanma: Nem oranındaki artış, yağ bezlerinin fazla çalışmasına ve sivilce oluşumuna neden olabilir. Daha Duyarlı Cilt: Mevsim geçişlerinde cilt daya duyarlı ve dış etkenlere karşı daha tepkiseldir. Mevsim geçişlerinde yaygın görülen cilt problemleri aşağıdaki gibidir: Kuruluk ve pullanma: Özellikle soğuk havalarda cilt daha hızlı kurur ve pullanma meydana gelir. Gözenek genişlemesi: Sıcaklık arttığında gözenekler genişleyerek ciltte yağ birikimine yol açabilir. Cilt lekeleri: Güneş ışığına maruz kalma sonucu, mevsim geçişlerinde lekelenmeler artar. Cilt hassasiyeti: Rüzgar ve ani sıcaklık değişiklikleri cildin hassaslaşmasına ve tahriş olmasına neden olabilir. Mevsim Geçişlerinde Cilt Bakımı Nasıl Yapılmalıdır? Mevsim geçişlerinde cilt bakımı, cildin değişen hava koşullarına uyum sağlamasına yardımcı olacak şekilde düzenlenmelidir. İşte dikkat edilmesi gereken temel adımlar: Nemlendirme: Hava değişimiyle birlikte cildin nem ihtiyacı artabilir. Bu nedenle, daha yoğun nemlendiriciler kullanarak cildin kurumasını önlemek önemlidir. Güneş Koruyucu Kullanımı: UV ışınları kış aylarında da cildi etkilemeye devam eder. Nazik Temizleyiciler: Cilt temizlemede sert ürünler yerine, cildin doğal yağ dengesini koruyan nazik temizleyiciler tercih edilmelidir. Peeling: Cildi ölü hücrelerden arındırmak için haftada 1 ya da 2 kez peeling uygulanmalıdır. Düzenli Bakım: Cilt tipine uygun bakım rutini oluşturmak ve rutini uygulamak cildin sağlıklı kalmasına yardımcı olur. Kuru Cilt İçin Özelleştirilmiş Bakım Programı ve Ürün Seçimi Kuru ciltler, diğer cilt tiplerine göre daha fazla özen ve dikkat gerektirir. Bunun birkaç sebebi vardır: Az Yağ Bezleri: Kuru ciltler, diğer cilt tiplerine göre daha az yağ bezine sahiptir. Bu nedenle cilt daha az nem tutar. Nem Kaybı: Kuru ciltler, neme karşı dirençsizdir ve daha hızlı nem kaybeder. Gerginlik ve Kaşıntı: Kuru ciltler genellikle gergin hisseder ve kaşıntıya meyillidir. Kolay Hassaslaşma: Dış etkenlere karşı daha hassas olan kuru ciltler, kolayca tahriş olabilir. → Doğru temizlik ürünleri seçilirken aşağıdaki noktalara dikkat etmek kuru ciltler için faydalı olacaktır: Hassas Formüller: Kuru ciltler için üretilmiş, pH dengesi göz önünde bulundurularak formüle edilmiş temizlik ürünlerini tercih etmek önemlidir. Bu ürünler cildi kurutmadan temizler ve nem dengesini korur. Nemlendirici Özellikler: Temizlik ürünleri içerisinde nemlendirici özelliklere sahip olanları tercih etmek, kuru ciltlerin nem ihtiyacını karşılamada yardımcı olacaktır. Kokusuz Ürünler: Parfüm veya koku içeren temizlik ürünleri kuru ciltleri tahriş edebilir. Bu nedenle kokusuz veya hafif kokulu ürünleri tercih etmek daha uygun olacaktır. → Kuru cilt bakımı için en önemli adımlardan biri doğru nemlendirici seçimi çok önemlidir. Kuru ciltler, ekstra nemlendirmeye ihtiyaç duyar ve bu nedenle doğru ürünü seçmek önemlidir. Hyalüronik Asit İçeren Nemlendiriciler: Kuru ciltler için ideal olan bu nemlendiriciler, cilde derinlemesine nüfuz ederek uzun süreli nemlendirme sağlar. Aynı zamanda cildin elastikiyetini arttırır. Shea Yağı veya Kakao Yağı İçeren Kremler: Bu yağlar kuru cildi besler ve yumuşatır. Aynı zamanda cilt bariyerini güçlendirerek su kaybını önler. Glikolik Asit İçeren Nemlendiriciler: Kuru ciltler için ölü hücreleri atarak cildi yeniler ve nem dengesini sağlar. Ayrıca ince çizgi ve kırışıklıkların azalmasına yardımcı olabilir. → Kuru cilt bakımı için günlük rutin oluştururken dikkat edilmesi gereken noktalar: Nazik Temizlik: Kuru ciltleri kurutmayan, yumuşak temizleyiciler tercih edilmelidir. Makyajı temizlemek için yağ bazlı temizleyiciler kullanılabilir. Su bazlı temizleyiciler cildi kurutabilir, bu nedenle dikkatli seçilmelidir. Nemlendirici Kullanımı: Kuru ciltler için nemlendirme büyük önem taşır. Hafif dokulu, kuru ciltler için özel olarak formüle edilmiş nemlendiriciler tercih edilmelidir. Sabah ve akşam olmak üzere günde en az iki kez nemlendirici uygulamak gereklidir. Güneşten Korunma: Güneşin zararlı etkilerinden korunmak için güneş koruyucu ürünler kullanılmalıdır. En az 30 SPF içeren, kuru ciltler için uygun güneş kremleri tercih edilmelidir. Yağlı Cilt Bakımı-Dengeleyici Bakım Rutini ve Özel Uygulamalar Yağlı ten tipi yaygın olarak görülen tiplerden biri olarak karşımıza çıkar. Kişi ten tipini doğru tespit edemezse yanlış bakım ürünü kullanabilir ve bu da faydadan çok zarar getirir. Bu yüzden yağlı cilt temizliği ve bakımı için bu cilt tipinin iyi bilinmesi gerekir. Tenin ürettiği sebum gereğinden fazlaysa bu, yağlı bir cilde sahip olduğunuz anlamına gelir. Yağlı cilt tipini tespit etmek oldukça kolaydır. Eğer ten kalınlaşırsa, rahatsız edici bir parlaklık kazanırsa, akne ve sivilce oluşumu varsa, ciltte çizgi ve pullanma oluşuyorsa, gözenekler genişlemişse, yaptığınız makyaj uzun süre dayanmıyorsa yağlı cilt tipine sahip olduğunuzu rahatlıkla anlayabilirsiniz. Ayrıca, yağlı cilt bakımında kullanılan güneş kremlerine dikkat etmek gerekir; Homosalate içeren ürünlerin cilt tarafından nasıl emildiği ve olası etkileri göz önünde bulundurulmalıdır. Yağlı ciltlerin ihtiyaç duyduğu bakım rutini dört aşamayla özetlenebilir: Cildi temizleme, yağ üretimini dengeleme, cildi nemlendirme ve parlama görünümünü önleme. Yağlı Cilt Nasıl Temizlenir? Cildi düzenli ve etkili bir şekilde temizlemek, yağlı cildin daha tazelenmiş ve temiz görünmesini sağlar. Bu nedenle yağlı ciltler için temizleme jeli ve köpüğü seçimi oldukça önemlidir. Yağlı ciltlerin en büyük sorunlarından biri olan gözenek görünümüyle mücadele etmede toniklerin rolü büyüktür. Yağlı ciltler için tonik seçimi, cildi yatıştıran ve sıkılaştıran ürünlerden yana yapılmalıdır. Tonikler farklı formül ve bileşenler kullanılarak hazırlanan antiseptik losyonlardır. Yağlı ciltlere sahip kişiler sürekli ya da dönemsel olarak alkol içeren tonikler kullanabilir. Ancak alkol oranı oldukça yüksek ürünleri sürekli olarak kullanmak da cildi kurutabileceği için, cildi nemlendirme aşaması asla ihmal edilmemelidir. Yağlı Cilt Nasıl Nemlendirilir? Yağlı ciltlerin kullanması gereken nemlendiricilerin hafif yapıda ve yağ oranı düşük ürünler olması gerekir. Göz çevrenizdeki cilt dokusu son derece hassas ve incedir. Bu nedenle bu bölgeye uygulanan nem takviyesinde daha özenli ve dikkatli olmak gerekir. Çünkü göz çevresi yağlanma, parlama, yorgunluk ve yaşlılık belirtilerini yüzün diğer bölgelerine kıyasla çok daha belirgin şekilde ele verir. Dilerseniz yüzün tüm bölgeleri için kullanımı uygun ürünlerden yana tercih yapabilir ya da yalnızca göz çevreniz için hazırlanan nemlendiricileri cilt bakım rutininize ekleyebilirsiniz. Yağlı Ciltler İçin Maske ve Peeling Kullanımı Yağlı ciltler için peeling kullanımı oldukça önemlidir. Cildiniz yaklaşık 24 saatte bir kendini yeniler. Bu yenileme süreci, cildinizin üst katmanında ölü hücreler birikmesine neden olur. Ölü hücreler ciltten arındırılmadığında gözenek görünümü ve cilt sorunlarının da oluşma olasılığı artar. Peeling ürünleri, içerdikleri partiküller ile cildinizdeki ölü hücreleri arındırmanızı sağlar. Yağlı ciltler için hazırlanan yüz maskelerinin büyük çoğunluğu siyah nokta oluşumunu önlemeye, cildi sıkılaştırmaya ve gözenekleri arındırmaya yöneliktir. Haftada 1-3 kez kullanabileceğiniz yüz maskeleri ile cildinizin yenilenme sürecini hızlandırabilir, daha etkili bir cilt temizliği yapabilirsiniz. Sebum Kontrolü ve Gözenek Bakımı: Hormonlar, sebum üretiminin artmasına ve cildin yağlanmasına neden olabiliyor. Bu durum gözeneklerin oluşmasına neden olabiliyor. Gözenekler, sebum birikmesiyle tıkanabilir. Tıkalı gözenekler cilt kusurlarının oluşmasına neden olabilir. Bu da siyah nokta gibi cilt kusurlarının oluşmasına yol açabiliyor. Cilt gözeneklerinin açık ve belirgin olma riski ile karşı karşıya kalan bireylerin hayatlarında yapacakları birkaç küçük değişiklikle cilt gözenek genişleme ihtimali ortadan kaldırılabilir. Cildi düzenli temizleyerek fazla yağı, kirleri ve makyaj kalıntıları uzaklaştırılmalıdır. Yağsız, su bazlı güneş koruyucu kullanarak ciltte kollajen kaybı azaltılarak gözeneklerin genişlemesini önlenebilir. Gözeneklerin sayısının çok arttığı durumlarda profesyonel cilt bakımı yardımı alınmalıdır. Gözenekleri tıkayarak genişlemesine neden olabilecek komedojenik (gözenek tıkayıcı) ürünlerden kaçınılmalıdır. Güneşe çıkmadan önce mutlaka cilt tipine uygun güneş koruyucu krem kullanılmalıdır. Omega-3 yağ asitleri ve antioksidanlar bakımından zengin bir diyet, cildin sağlıklı kalmasına yardımcı olabilir. Cilt tipine uygun düzenli bir cilt bakımı rutini oluşturmak, gözeneklerin genişlemesini önleyebilir. Cildinize uygun ve uzmanlar tarafından onaylanmış ürünler ve tedavi yöntemleri kullanmak, gözeneklerinizi yönetmede en etkili yol olacaktır. Cildinde gözenek genişleme problemi yaşayan kişilerin öncelikle bu rahatsızlıklarını alanında uzman bir dermatolog ile görüşmesi gerekir. Cilt gözenek genişlemesinin nedenleri ayrıntılı muayenin ardından belirlendikten sonra cilde uygun ürünler belirlenip gerekirse medikal tedavi düzenlenebilir. Medikal tedavilerden sonuç alınamaması durumunda şu işlemlerle de gözeneklerdeki genişlemeler küçültülebilir ya da tamamen ortadan kaldırılabilir; Kimyasal Peeling: Cildin üst tabakasını soyarak daha pürüzsüz ve sıkı bir cilt elde edilmesine yardımcı olabilir. Karbon peeling: Karbon tanecikleri içeren siyah renkte bir solüsyon uygulanmasının ardından lazer uygulanır. Düzenli uygulamalarda gözeneklerde belirgin azalma görülmektedir. İşlemin en büyük avantajı yaz aylarında da yapılabilmesidir. Lazer Tedavileri: Kollajen üretimini teşvik ederek cildi sıkılaştırır ve gözeneklerin görünürlüğünü azaltır. Akne Eğilimli Ciltler İçin Koruyucu Önlemler Akneye eğilim gösteren cildin çoğu hormonal değişimlerden kaynaklanır. Bu değişimler ergenlik döneminde başlasa da kadınların menstürasyon döneminde veya gebelik sırasında da meydana gelebilir. Aynı zamanda stres, yorgunluk, uygun olmayan cilt bakım ürünleri ve bazı medikal bakımlardan da kaynaklanabilir. Akneye eğilim gösteren cilt görünümü aynı zamanda genetiktir. Cilt sağlığuı için akne bakımı öncelik verilmesi gereken konuların başında gelir. Karma Cilt İçin Bölgesel Bakım Teknikleri ve Ürün Kombinasyonları Karma cilt tipi, yağlı ve kuru cilt olmak üzere iki ana cilt tipinin birleşimidir. Yüzün farklı bölgelerinde yağlı ve kuru alanların bir karışımı vardır. Tipik olarak burun, çene ve alında yağlı bir alana sahip cilt olarak karakterize edilir. Sabah ve akşam olmak üzere cildin yüzeyini fazla yağ ve kirlerden arındırmak için nazik bir temizleyici kullanılır. Temizledikten sonra besleyici bir tonik ile cilt dengelenmeli, tazelenmesine yardımcı olunmalıdır. Karma cilde sahip olan kişiler yüzlerine çok sık dokunmamalıdır. Tüm cilt tiplerinin neme ihtiyacı bulunur. Bu nedenle karma ciltler de sık sık nemlendirilmelidir. Komedojenik olmayan ürünler kullanılması, karma cilt bakımında iyi bir etki yaratır. Karma Ciltler İçin Yüz Temizleme Nazik, suda çözünür bir temizleyici seçerek işe başlanabilir. Jel bazlı ve hafif köpüren temizleyiciler karma ciltler için iyi sonuç verir. Yağların birikmemesi için yüz yıkama işlemi gün içerisinde atlanmamalıdır. Karma cilde sahip yüzler, sabah ve akşam olmak üzere günde iki kez yıkanmalıdır. Cilt doğru ürünlerle belirli aralıklarla eksfoliye edilmelidir. Karma Ciltler Için Nemlendirici Karma cilt, yağlı olmayan, ancak zengin bir nemlendiriciye ihtiyaç duyar. Yağsız ve kokusuz nemlendiriciler, yağ üretimini tetiklemez. Nemlendirme açısından zengin hyalüronik asit ve mineral içeren ürünler, günlük kullanım için uygundur. Bazı nemlendiriciler, sivilce oluşumunun önüne geçer. T bölgesi çok yağlı değil ve kuruluk az ise, tüm yüze aynı nemlendirici kullanılabilir. Yağ içeren ağır kremler, cildi yağlandıracağı ve gözenekleri tıkayacağı için bunlardan kaçınmak önemlidir. Yağsız, su bazlı bir losyon veya jel seçilmesi; ciltte yeterli nem dengesi oluşturarak sağlığını korumaya destek olur. T-Bölgesi ve Yanak Bölgesi İçin Farklı Yaklaşımlar Karma cilt tipi genellikle alın, burun ve çene bölgesi yağlıyken, yanakların kuru olduğu bir cilt tipidir. Yüzdeki yağ bezeleri normalden fazla sebum üretirse parlak ve yağlı bir görünüm oluşabilir. Karma cilt bakımı doğru yapılmadığında, gözenekler tıkanarak sivilce veya siyah nokta gibi istenmeyen sonuçlar görülebilir. Karma ciltlerin en bilinen özelliği, ciltte hem yağlı hem kuru bölgelerin olmasıdır. Yanaklarda kuruluk sebebiyle pul pul deri dökülmesi oluşabilirken yağlı bölgelerde siyah noktaya yatkınlık, parlak görünüm ve genişleyen gözenekler sık görülen durumlardır. Alın, burun ve çenenin yağlı, diğer kısımların kuru olması sebebiyle tüm yüze uygun cilt bakım ürünlerini bulmak zor olabilir. Karma cilt bakımında sadece yağlı veya sadece kuru ciltler için geliştirilen ürünleri kullanmak, tatmin edici sonuçlar sağlamayacaktır. Günlük bakım rutininiz için öncelikle karma cilt için temizleme jeli seçmeniz gerekir. Temizleme jeli sonrası ferahlık için karma cilt için tonik kullanabilirsiniz. Bakım rutininizde tonik sonrası cildinizin ihtiyacı olan nemi karma cilt için nemlendirici ile sağlayabilirsiniz. Bunlara ek olarak, haftada 1-2 kere kullanabileceğiniz karma cilt için maske ile gözenekleri birikmiş kirlerden arındırarak siyah nokta oluşumunun önüne geçebilirsiniz. Karma ciltler için özel olarak formüle edilmiş ürünleri kullanarak: T bölgesine yağlı cilt gibi davranın. Amaç, parlak ve yağlı görünümü azaltmak ve matlaştırıcı bir etki sağlayarak aşırı sebumla etkin bir şekilde mücadele etmektir. Gergin hissettiğiniz alanları nemlendirin ve rahatlatın. Yüzün kuru kısımları için çok agresif olan ve yağlı kısımlarda sebum üretimini teşvik eden "soyma" tedavilerini asla kullanmamalısınız. Dengeleyici Bakım Ürünlerinin Doğru Kullanımı Bakım ürünlerini uygularken öncelikle su bazlı, sonra yağ bazlı ürünler uygulanır; yani öncelikle tonik, mist, losyon, serum gibi ürünler; sonra krem ve yağlar uygulanmalıdır. Rutin örneklerine geçmeden önce kısaca tüm cilt bakım ürünlerinin ne amaçla ve nasıl kullanıldığını kısaca anlatalım: 1. Adım Temizleme: Sabah ve akşam cilt bakımının ilk aşaması temizleme adımıdır. Sabahları temizleyicilere pek gerek duyulmaya biliniyor. Ancak iyi temizlenmiş bir cilt diğer kullanacağınız ürünlerin de emilimini artırır. Ve cilt gece de sebum üretir, gözenekler kapanır. Sabahları narin bir temizleyiciyle cildinizi temizleyebilirsiniz. Sabahları çift aşamalı temizliğe gerek yoktur. Tercihen yüz yıkama jeli veya yağ temizleme kullanabilirsiniz. Akşamları çift aşamalı temizlik yapabilirsiniz. Önce yüz temizleme yağı ardından yüz temizleme jeli kullanabilirsiniz. Yağ bazlı temizleyici: Ciltteki yağı, yağlı ürünleri, makyajı ve güneş kremini temizler. Kuru cilde kuru eller ile masaj yaparak uygulanır. Su bazlı temizleyici; Ciltteki su bazlı ürünleri, ölü derileri ve kiri temizler. 2. Tonik; Toniklerin içeriklerine göre birden fazla işlevi vardır. Nemlendirme, arındırma, yatıştırma, sebum dengeleme, cilt ph’ı dengeleme gibi özellikleri bulunur. Ciltte temizleyicilerden kalan kir ya kalıntı varsa arındırır, gözenekleri derinlemesine temizler. Ayrıca serum ve nemlendirici gibi ürünlerin emilimlerini artırırlar. Böylece cildi temizleme sonrası cilt bakım ürünlerine hazırlar. Sabah-akşam kullanıma uygundurlar. Asit içeren toniklerin akşam kullanılması önerilir. Asidik Tonikler özellikle cildi arındırma amaçlı üretilmiştir. Nemlendirme özelliği olan asitsiz toniklerin ise amacı yine cildi bakıma hazırlarken ferahlatıp yatıştırmak ve nemlendirmektir. 3. Serum; Yüksek konsantrasyonlarda aktif içerikler barındıran serumlar, ince molekülleri sayesinde diğer bakım ürünlerine göre cildin daha derin katmanlarına ulaşarak lekelerden kırışıklıklara, farklı cilt endişeleri için yoğun bakım sunuyor. Gündüzleri arbütin, c vitamini, hyalüronik asit içeren serumlar kullanabilirsiniz. Retinol, AHA, BHA içeren serumları akşam bakımında kullanabilirsiniz. Birden fazla serum üst üste kullanacaksanız az yoğun olandan, çok yoğun olana doğru sıralayabilirsiniz. AHA, retinol gibi içerikleri aynı gün kullanmayın. 4. Krem formundaki ürünler Kremlerden önceki aşamalarda sürülen ürünler, kremin daha iyi emilmesini sağlar. Kremler ciltte koruyucu bir bariyer oluştururlar. Nemlendiriciler bu gruba girer. İyi nemlendirilmemiş bir cilt savunmasız kalır, daha çabuk kırışıp, lekelenmeye, sivilcelenmeye daha elverişli bir hale gelir. 5. Yağ Bazlı Ürünler (Serum/Krem): Yağlar örtücü yapıda olduğu için, üzerine başka bir ürün uygulandığında emilimini engelliyor. Altına sürülen ürünleri sabitleme özelliği sayesinde de serumunuzun veya kreminizin daha iyi emilmesini sağlayarak bakım rutininizin etkinliğini artırıyor. 6. Göz Çevresi Krem: Cilt bakımının son aşamasında uygulayabilirsiniz. Tamamen yağ bazlı bir balsamdır.
Devamını okuEndokrin (Hormon Sistemi) Bozucu Kimyasal Maddeler ve Erken Ergenlik İlişkisi
Endokrin Sistem (Hormon Sistemi) Nedir? Endokrin sistem, hormonları üreten ve kana salgılayan organlar ve bezlerden oluşan sisteme verilen isimdir. Endokrin (Hormon Sistemi) Ne İşe Yarar? Endokrin bezler (iç salgı bezleri), her birinin farklı görevleri olan hormonları üretmek, depolamak ve salgılamakla görevlidirler. Bu bezler ve salgıladıkları hormonlar, kana karışarak çeşitli organları uyarırlar. Böylece, büyüme ve gelişme, metabolizma, üreme, homeostazinin, yani vücudun iç dengesinin sağlanması gibi birçok hayati görevi yerine getirirler. Bu sistemin asıl işlevi, vücut fonksiyonlarının düzenlenmesidir. Endokrin Sistem (Hormon Sistemi) Kısımları Nelerdir? Endokrin sistem; hipotalamus, epifiz bezi, hipofiz bezi, tiroit bezi, paratiroit bezi, timüs bezi, adrenal bezler ve pankreas, erkeklerde testisler, kadınlarda yumurtalıklar ve hamilelik döneminde plasentadan oluşur. Endokrin (Hormon Sistemi) Bozukluğu Nedir? İç salgı bezlerinden salgılanan hormonların eksikliği veya fazlalığı, endokrin bezlerin fazla küçük veya büyük olması veya hormonların doğru çalışmaması durumlarında endokrin hastalıklar ortaya çıkar. Bu durumda hormonlar, gerçekleştirmeleri gereken düzenleyici görevleri aksatır. Diyabet, tiroit eksikliği, Cushing sendromu, hormon sistemindeki bozulmalar sebebiyle oluşan hastalıklara örnektir. Endokrin (Hormon Sistemi) Bozukluğu Nelere Yol Açar? Hormon sistemlerindeki bozukluklar; sekonder olarak dikkat eksikliği, bağışıklık sistemi problemleri, metabolizma bozuklukları, prematüre doğum, erken ergenlik veya jinekomasti ve ürogenital sistemde epigenetik farklılıklara sebep olabilmektedir. Ayrıca gelişim bozuklukları, polikistik over, tüylenme, ereksiyon problemleri, köselik, testis ve penis küçüklüğü, kilo alamama, kilo verememe, obezite, saç dökülmesi ve benzeri birçok problem de endokrin sistemindeki bozulmalardan kaynaklanır. Endokrin (Hormon Sistemi) Bozucu Kimyasal Maddeler Endokrin bozucu kimyasallar, hormon sisteminde bozukluklara sebep olduğundan şüphe edilen hem doğal kaynaklı hem de sentetik olabilen yabancı maddelerdir.[1] Bu kimyasallar, nükleer reseptörlerle istenmeyen şekillerde etkileşerek hormonların sentezi, taşınması, mekanizmaları ve metabolizmalarını sekteye uğratır. Bunlarla sınırlı olmamakla birlikte, özellikle α ve β östrojen reseptörleri, androjen reseptörü, pregnan X reseptörü, peroksizom prolifiratör aktive edici reseptör α ve γ ve α ve β tiroit reseptörlerinin endokrin bozucu kimyasallardan etkilendiği gözlemlenmiştir. Farklı mekanizmaları etkileyen kimyasallar, gelişim kusurları, bağışıklık, üreme ve sinir sistemlerinde fonksiyon bozuklukları ve kanser riskinde artış ile ilişkilidir. Tip 1 diyabet, obezite ve alkolden bağımsız karaciğer yağlanması da endokrin bozucuların yol açtığı hastalıklar arasındadır. Bazı kimyasalların endokrin sistemde hastalıklar ve bozukluklara yol açabileceği fikri ilk defa 1997 yılında, Our Stolen Future adlı kitapta ortaya atılmıştır; bu kitap DDT, dioxin, DES ve başka birçok endüstriyel kimyasalın endokrin sisteme zarar verdiğini ve üreme sisteminde bozukluklara sebep olduğunu iddia etmiştir.[1] O sırada genel kanı bu kimyasalların etkilerini yüksek dozlarda gösterdikleri ve nadir bulundukları yönündeydi. Şimdi ise 1000’den fazla kimyasal endokrin bozucu olarak tanımlansa bile bu sayı gerçeğe yakın bile değildir. Günümüzde bile bu kimyasalları tanımlamak ve keşfetmekte kullanılan yöntemler sistemik değildir ve endokrin bozucu kimyasalların potansiyel tehlikelerini raporlamakta yetersiz kalmaktadır. Endokrin Bozucu Ürünler Endokrin bozucu kimyasallar, sanayileşme sonrasında günlük hayatımızla iç içe geçmiş durumdalardır, özellikle kozmetik ürünlerin, gıda ambalajlarının, böcek ilaçlarının ve tekstil ürünlerinin içinde bulunurlar. Bazı endokrin bozucular hakkında kısıtlamalar olsa da özellikle yan ürün olarak ortaya çıkanlar veya toprak, su ve havaya karışanlar hâlâ tam olarak öngörülemeyen bir tehlike arz etmektedir. Doğaya karışan endokrin bozucu kimyasallar yalnız insan sağlığını değil ekosistemi de tehdit etmektedir. Kozmetik preparatların formüllerinde yer edinmiş olan bu kimyasallar, sınırlamalar çerçevesinde sıklıkla koruyucu, antibakteriyel, UV filtresi olarak kullanılmaktadırlar. Bazıları ise Stockholm kongresi sonrası tümden yasaklanmıştır, ancak hâlen dünya çapında kullanımdalardır. Endokrin Bozucu Kimyasal Maddeler Bisphenol A, kozmetik ürünlerde en sık rastlanılan endokrin bozuculardan biridir. Endokrin sistemi etkilediğini kanıtlayan, dahası kanserle ilişkili olduğunu gösteren birçok çalışma olmasına rağmen plastik üretiminde ve bunun sonucunda ambalaj yapımında sıklıkla kullanılmaktadır. Ambalaj malzemesinden içindeki gıda veya kozmetik ürüne rahatça sızması dolayısıyla insan vücuduna girer. Sentetik bir östrojen olan BPA’nın reseptör afinitesi, doğal östrojenlerin 1000 ila 10.000 katıdır. Başta kadın üreme sistemini, buna ek olarak pankreas, bağışıklık sistemi ve merkezi sinir sistemini olumsuz etkiler.[31]Dichlorodiphenyldichloroethylene (DDE), DDT’nin bir türevidir. Gelişimsel bozukluklara ve erkek üreme sisteminde aksaklıklara sebep olur. Yağ dokuda akümüle olduğundan vücuttan atılması oldukça zordur. DDT ve DDE, böcek ilaçlarında kullanılan maddelerdir. Ayrıca, endokrin bozucu özellikleri keşfedilen ilk maddelerdendir.[1], [10]Triclosan, koruyucu olarak kozmetiklere sıklıkla eklenen bir endokrin bozucudur. Şampuanlar ve sabunların içinde bulunur.Dioksinler, endüstriyel üretimlerde yan ürün olarak ortaya çıkan bir endokrin bozucudur. Çöplerin yakılması dolayısıyla havaya karışırlar. [10]Ftalatlar, birçok kişisel bakım ürününün içine akışkanlığı arttırmak amacıyla eklenir. Hamilelik döneminde fetüsün gelişimini engelleyebilir, bozabilir ve prematüre doğuma sebep olabilirler. [9], [29] Günlük hayatımızda yer alan endokrin bozucular bu kadarla sınırlı değildir, birçok endokrin bozucu kimyasal farklı amaçlarla ürün formülasyonlarına eklenir. Erken Ergenlik Nedir? Erken ergenlik, ikincil cinsiyet özelliklerin normalden erken belirginleşmesiyle karakterize patolojik bir durumdur. Her 5000 ila 10.000 çocuktan birisinde bu durum gözlemlenir. Kız çocuklarında erkek çocuklarına göre on kata kadar daha sık rastlanan bu durum, kızlarda 8 yaşından erken meme gelişimi veya 10 yaşından erken adet görülmesiyle, erkek çocuklarında ise yine ikincil cinsiyet özelliklerinin 9 yaşından önce ortaya çıkmasıyla kendini belli eder. Erken ergenlik, çocukların hormon salgısında artışa sebep olduğundan hem fiziksel hem psikolojik sağlıklarını tehdit edecek sonuçları olur. Kız çocuklarında genelde bir sebep belirlenemezken erkek çocuklarında belirli bir sebep bulunması ihtimali daha yüksektir. Erken ergenlik, gonadotropin hormonuna bağımlılığına göre ikiye ayrılır, gonadotropin hormonuyla ilişkili olana merkezi (santral) erken ergenlik, ilişkisiz olana da çevresel (yalancı) erken ergenlik denir. En sık karşılaşılan merkezi erken ergenlik, idiyopatik formda olandır. Erken Ergenlik Belirtileri Nelerdir? Kız çocuklarında meme büyümesi, koltuk altı ve kasıklarda kıllanma, sivilce, ter kokusu, penis veya testis büyümesi, erken ergenliğin belirtileridir. Yani bir çocuğun ergenlik döneminde yaşaması gereken değişimlerin erken yaşanması, erken ergenlik belirtisidir. Erken Ergenlik Nelere Yol Açar? Erken ergenlik, epifiz bezlerinin erken birleşmesine ve bunun sonucunda gelişimin erken tamamlanmasına sebep olur. Sinir sisteminde tümörler, hipotalamusta hematom oluşması, hipofiz bezinde adenom oluşumu, yetişkinlikte kısa boy, meme veya üreme sistemi kanserleri, erken ergenlikle ilişkilendirilmiştir. Yine yetişkinlikte hipertansiyon, diyabet ve obezite gibi sonuçları olabilmektedir. Endokrin Bozukluğu, Erken Ergenliğe Sebep Olur Mu? Ergenlik, cinsiyet hormonları tarafından başlatılan ve regüle edilen bir dönemdir. Dolayısıyla cinsiyet hormonlarındaki bozukluklar, ergenlik sürecini de etkileyecektir.Ergenlik, birçok genetik faktöre bağlı başlayan ve gelişen bir durum olsa da çevresel faktörlerin gelişim üstendeki etkisi reddedilemez. Özellikle santral erken ergenlik, gonadotropin hormonuna bağımlı olduğu için, endokrin bozucu kimyasallar tarafından tetiklenebilir. Ergenliğin nöroendokrin regülasyonunda, GnRH nöronlarını aktive etmekle görevli olan kisspeptin nöronları endokrin bozucu kimyasallara karşı hassastır.[7], [8] Bu nöronların bir endokrin bozucu olan Bisphenol A’ya maruz kalmaları sonucu zarar gördükleri fareler üzerinde gözlemlenmiştir. Yine fareler üzerinde yürütülen çalışmalarda fetal dönemde Bisphenol A ve Dietilhekzil Ftalat’a maruz bırakılan farelerin yumurtalık boylarının normalden küçük olduğu görülmüştür.[35] Kemirgenler ergenlik dönemlerinde endokrin bozucu kimyasallara maruz kaldığında erken ergenlik veya ergenlik döneminde gecikme ortaya çıkmıştır. Dibütil ftalat’ın ergenlik döneminde maruz kalmanın sonucu, farelerde, ergenliğin hızlandığı ve östrojen dengesinin bozulduğu tespit edilmiştir.[30] Bisphenol A’nın doğrudan nöral yolaklarını etkileyerek ve GnRH nöronlarının aktivitesini azaltarak ergenliğin işleyişini hızlandırdığı gözlemlenmiştir.[18] Birçok endokrin bozucu kimyasalın insanlarda erken ergenliğe sebep olduğu da gözlenmiştir. Örneğin ftalatlar meme dokusunda akümüle olduklarından bu dokuda farklılaşmalara sebep olurlar. Perflorooktanoik Asit, meme bezinin yapısını değiştirerek, yine dokunun büyümesine sebep olur. DDT olarak bilinen dichlorodiphenyltrichloroethane ve metabolitleri, östrojenik ve anti-androjenik aktiviteleri yüzünden erken ergenlikle bağlantılılardır. Bu bilgiler ışığında erken ergenliğin patofizyolojisi üzerinde endokrin bozucu kimyasalların- ergenlik öncesinde hangi zamanda ve hangi yoldan maruz kalınırsa kalınsın- etkili olduğu sonucuna varılabilir. Erken Ergenlikten Korunma Yolları Çalışmalar, erken ergenliğin genetik faktörlerle yakın ilgisi olduğunu göstermektedir. Buna ek olarak egzersiz, beslenme düzeni, koruyucu ve renklendirici içeren gıdaların tüketimi, yaşanılan çevrenin kirliliği de risk faktörleri arasındadır.[5], [9], [12], [15], [34] Sebze ve protein tüketimi arttıkça erken ergenlik riskinin düştüğü gözlemlenirken, aşırı hayvansal gıda alımının bu riski arttırdığı görülmüştür.[12], [15] Doğru beslenme, yeterli egzersiz, sağlıklı uyku ve kozmetik, kişisel bakım ürünleri ve gıda tüketiminde gösterilecek fazladan özenle erken ergenlik riskini azaltmak mümkündür. Kaynakça [1] Agostini, L.P., et al. “Glyphosate and the Key Characteristics of an Endocrine Disruptor: A Review.” Chemosphere, Pergamon, 19 Oct. 2020, www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0045653520328149?casa_token=-18JKt5ALhoAAAAA%3APHOPPxv6VNUHOIj_CdL3hNGZ_QM0RcS94miYaBjzAM9mO5zbkIx7bTtq8pMVSPzHahSgd49Mmw. Accessed 26 Nov. 2024. [2] Amato, Angelica Amorim, et al. “Obesity and Endocrine-Disrupting Chemicals.” EC, Bioscientifica Ltd, 1 Feb. 2021, ec.bioscientifica.com/view/journals/ec/10/2/EC-20-0578.xml. Accessed 26 Nov. 2024. [3] Banerjee, Sayan, and Anurag Bajpai. “Precocious Puberty - Indian Journal of Pediatrics.” SpringerLink, Springer India, 19 Apr. 2023, link.springer.com/article/10.1007/s12098-023-04554-4. Accessed 26 Nov. 2024. [4] Bigambo, Francis Manyori, et al. “The Effect of Environmental Factors on Precocious Puberty in Children: A Case–Control Study - BMC Pediatrics.” SpringerLink, BioMed Central, 1 May 2023, link.springer.com/article/10.1186/s12887-023-04013-1. Accessed 29 Nov. 2024. [5] Brito, Vinicius N, et al. “The Congenital and Acquired Mechanisms Implicated in the Etiology of Central Precocious Puberty.” OUP Academic, Oxford University Press, 5 Aug. 2022, academic.oup.com/edrv/article/44/2/193/6656412. Accessed 26 Nov. 2024. [6] Cano, Raquel, et al. “Role of Endocrine-Disrupting Chemicals in the Pathogenesis of Non-Alcoholic Fatty Liver Disease: A Comprehensive Review.” MDPI, Multidisciplinary Digital Publishing Institute, 1 May 2021, www.mdpi.com/1422-0067/22/9/4807. Accessed 26 Nov. 2024. [7] Chen, Chung-Yu, et al. “Phthalates May Promote Female Puberty by Increasing Kisspeptin Activity.” Human Reproduction (Oxford, England), U.S. National Library of Medicine, pubmed.ncbi.nlm.nih.gov/23945596/. Accessed 26 Nov. 2024. [8] M.M. Abdel, et al. “Short-Term Neonatal/Prepubertal Exposure of Dibutyl Phthalate (DBP) Advanced Pubertal Timing and Affected Hypothalamic Kisspeptin/GPR54 Expression Differently in Female Rats.” Toxicology, Elsevier, 20 Sept. 2013, www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0300483X13002448?casa_token=W0ANRGH3J7QAAAAA%3AYypgbOoPY07Lc-wvsM-vyYNNM8lsZZRAnYAbPbSr5gQ3dDSbGQrFUfRlQarHWFxUEw8iqd4cBg. Accessed 26 Nov. 2024. [9] Dong, Yan, et al. “Analysis of Risk Factors of Precocious Puberty in Children.” SpringerLink, BioMed Central, 22 Sept. 2023, link.springer.com/article/10.1186/s12887-023-04265-x. Accessed 26 Nov. 2024. [10] “Endocrine Disruptors.” National Institute of Environmental Health Sciences, U.S. Department of Health and Human Services, www.niehs.nih.gov/health/topics/agents/endocrine. Accessed 26 Nov. 2024. [11] EPA, Environmental Protection Agency, www.epa.gov/endocrine-disruption/overview-endocrine-disruption#:~:text=Disruption%20of%20the%20endocrine%20system,when%20it%20is%20not%20needed). Accessed 26 Nov. 2024. [12] Fu, Dongxia, et al. “Analysis of the Incidence and Risk Factors of Precocious Puberty in Girls during the COVID-19 Pandemic.” Wiley Online Library, 28 Sept. 2022, Accessed 26 Nov. 2024. [13] Gea, Marta, et al. “Oestrogenic Activity in Girls with Signs of Precocious Puberty as Exposure Biomarker to Endocrine Disrupting Chemicals: A Pilot Study.” MDPI, Multidisciplinary Digital Publishing Institute, 20 Dec. 2022, www.mdpi.com/1660-4601/20/1/14. Accessed 26 Nov. 2024. [14] Gore, Andrea C., and Barbara Cohn. “Endocrine-Disrupting Chemicals in Cosmetics.” JAMA Dermatology, JAMA Network, 1 May 2020, jamanetwork.com/journals/jamadermatology/article-abstract/2762872. Accessed 26 Nov. 2024. [15] Gu, Qiuyun, et al. “Dietary Pattern and Precocious Puberty Risk in Chinese Girls: A Case-Control Study - Nutrition Journal.” SpringerLink, BioMed Central, 31 Jan. 2024, link.springer.com/article/10.1186/s12937-024-00916-6. Accessed 29 Nov. 2024. [16] “History of EDSP.” EPA, United States Environmental Protection Agency, www.epa.gov/endocrine-disruption/history-edsp. Accessed 26 Nov. 2024. [17] Jaël, Ngoie Mutunda, and Kasamba Ilunga Eric. “Endocrine Disruptors and Additives in Cosmetic Makeup Products: Alert to User.” Oarjbp.Com, 25 Dec. 2023, Accessed 26 Nov. 2024. [18] Klenke, Ulrike, et al. “BPA Directly Decreases Gnrh Neuronal Activity via Noncanonical Pathway.” OUP Academic, Oxford University Press, 1 May 2016, academic.oup.com/endo/article/157/5/1980/2422725#52077307. Accessed 26 Nov. 2024. [19] La Merrill, Michele A, et al. “Consensus on the Key Characteristics of Endocrine-Disrupting Chemicals as a Basis for Hazard Identification.” Nature Reviews. Endocrinology, U.S. National Library of Medicine, Jan. 2020, pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC6902641/#Sec4. Accessed 26 Nov. 2024. [20] Lawson, Crystal, et al. “Gene Expression in the Fetal Mouse Ovary Is Altered by Exposure to Low Doses of Bisphenol A1.” OUP Academic, Oxford University Press, 1 Jan. 2011, academic.oup.com/biolreprod/article-abstract/84/1/79/2530282. Accessed 26 Nov. 2024. [21] Lee, Jeong Eun, et al. “Early-Life Exposure to Endocrine-Disrupting Chemicals and Pubertal Development in Girls.” Annals of Pediatric Endocrinology & Metabolism, U.S. National Library of Medicine, June 2019, pmc.ncbi.nlm.nih.gov/articles/PMC6603611/. Accessed 26 Nov. 2024. [22] Lucaccioni, Laura, et al. “Endocrine-Disrupting Chemicals and Their Effects during Female Puberty: A Review of Current Evidence.” MDPI, Multidisciplinary Digital Publishing Institute, 18 Mar. 2020, www.mdpi.com/1422-0067/21/6/2078. Accessed 26 Nov. 2024. [23] Martin-Pozo, Laura, et al. Analytical Methods for the Determination of Endocrine Disrupting Chemicals in Cosmetics and Personal Care Products: A Review, Elsevier, Accessed 26 Nov. 2024. [24] Moise-Silverman, Joshua, and Lawrence A. Silverman. “A Review of the Genetics and Epigenetics of Central Precocious Puberty.” Frontiers, 8 Nov. 2022, www.frontiersin.org/journals/endocrinology/articles/10.3389/fendo.2022.1029137/full. Accessed 26 Nov. 2024. [25] Mucci, Andrea, and Ethel Clemente. “The Role of Genetics in Central Precocious Puberty: Confirmed and Potential Neuroendocrine Genetic and Epigenetic Contributors and Their Interactions with Endocrine Disrupting Chemicals (Edcs).” MDPI, Multidisciplinary Digital Publishing Institute, 25 July 2022, www.mdpi.com/2673-396X/3/3/35. Accessed 26 Nov. 2024. [26] “Overview of Endocrine Disruption.” EPA, Environmental Protection Agency, www.epa.gov/endocrine-disruption/overview-endocrine-disruption#:~:text=Disruption%20of%20the%20endocrine%20system,when%20it%20is%20not%20needed). Accessed 26 Nov. 2024. [27] National Center for Biotechnology Information. PubChem Compound Database, U.S. National Library of Medicine, pubchem.ncbi.nlm.nih.gov/compound/p_p_-DDE#section=Metabolism-Metabolites. Accessed 26 Nov. 2024. [28] Papadimitriou, Anastasios, and Dimitrios T Papadimitriou. “Endocrine-Disrupting Chemicals and Early Puberty in Girls.” MDPI, Multidisciplinary Digital Publishing Institute, 10 June 2021, www.mdpi.com/2227-9067/8/6/492. Accessed 26 Nov. 2024. [29] Predieri, Barbara, et al. “Endocrine Disrupting Chemicals and Type 1 Diabetes.” MDPI, Multidisciplinary Digital Publishing Institute, 22 Apr. 2020, www.mdpi.com/1422-0067/21/8/2937. Accessed 26 Nov. 2024. [30] Qian, Yiyu, et al. “The Endocrine Disruption of Prenatal Phthalate Exposure in Mother and Offspring.” Frontiers, 26 June 2020, www.frontiersin.org/journals/public-health/articles/10.3389/fpubh.2020.00366/full?ref=assuma-o-controle-de-sua-saude.com. Accessed 26 Nov. 2024. [31] Terasawa, E., et al. “Endocrine-Disrupting Chemicals and Their Effects on Puberty.” Best Practice & Research Clinical Endocrinology & Metabolism, Baillière Tindall, 17 Sept. 2021, www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1521690X21000968?fr=RR-2&ref=pdf_download&rr=8ea2cf8af9e77236. Accessed 26 Nov. 2024. [32] Xue, J., et al. “Endocrine Disrupting Chemical and Its Potential Effects on Female Health.” Diabetes & Metabolic Syndrome: Clinical Research & Reviews, Elsevier, 31 Mar. 2021, www.sciencedirect.com/science/article/abs/pii/S1871402121001077. Accessed 26 Nov. 2024. [33] Yin Wan, Murphy Lam, et al. Full Article: Endocrine Disrupting Chemicals and Breast Cancer: A Systematic Review of Epidemiological Studies, Taylor and Francis Online, www.tandfonline.com/doi/full/10.1080/10408398.2021.1903382. Accessed 30 Nov. 2024. [34] You, Jingyu, et al. “Clinical Risk Score for Central Precocious Puberty among Girls with Precocious Pubertal Development: A Cross Sectional Study - BMC Endocrine Disorders.” SpringerLink, BioMed Central, 20 Apr. 2021, link.springer.com/article/10.1186/s12902-021-00740-7. Accessed 29 Nov. 2024. [35] Zhang, Xi-Feng, et al. “Transgenerational Inheritance of Ovarian Development Deficiency Induced by Maternal Diethylhexyl Phthalate Exposure.” CSIRO PUBLISHING, 12 June 2014, www.publish.csiro.au/RD/RD14113. Accessed 26 Nov. 2024. [36] Zhou, Fang, et al. “A Preliminary Study on the Relationship between Environmental Endocrine Disruptors and Precocious Puberty in Girls.” De Gruyter, 1 Aug. 2022, www.degruyter.com/document/doi/10.1515/jpem-2021-0691/html. Accessed 26 Nov. 2024.
Devamını okuYüzücüler Cilt Sağlığını Nasıl Koruyabilir?
Yüzerken Cildimizde Neler Olur? Yüzülen süre boyunca cildimiz; suya, suyun içerisindeki minerallere ve klor gibi halojenlere maruz kalmaktadır. Deniz ve havuz suyunun içeriklerinin farklılığından dolayı cildimiz de bu sulara farklı tepkiler vermektedir. Deniz Suyunun Cilt Üzerindeki Etkileri Deniz suyu, mineraller bakımından zengin bir su kaynağıdır. İçerisinde Ca, Mg, Na, Zn, K, Fe, HCO3, Cl, SO4, NO3 gibi birçok minerali bulundurmaktadır. İçeriğindeki bu iyonlar sayesinde deniz suyu atopik dermatite iyi gelmektedir[1]. Ancak deniz suyu aynı zamanda fazla miktarda da tuz da içermektedir. Bu yüksek tuz konsantrasyonu cilt lezyonlarına zarar verir ve cilt tabakasını tahriş eder. Tuzundan arındırılmış deniz suyu ise dermatitin sebep olduğu kaşınma, pullanma ve kızarıklık gibi belirtileri azaltmaktadır. Aynı zamanda yüzülen denizin ya da okyanus suyunun kalitesi de cilt sağlığı için oldukça önemlidir. Kirlilik oranı yüksek olan sularda uzun süre yüzmek alerjik reaksiyonlara, kaşıntı ve diğer cilt rahatsızlıklarına neden olmaktadır[2]. Bu suların dezenfekte edilmesi için de havuz sularında olduğu gibi klor eklenmektedir. Havuz Suyunun Cilt Üzerindeki Etkileri Havuzlar, birçok kişi tarafından kullanılan kapalı yüzme alanlarıdır. Çok sayıda kişinin kullandığı ortak alanlar olduğu için temizliğini sağlamak son derece önemlidir. Havuzların hijyeninin sürdürülmesini sağlamak için ise klor, hipoklorit gibi maddeler ilave edilmektedir. Klor, mikroorganizmaları öldürme yeteneğinden dolayı havuzlara sıklıkla eklenen antimikrobiyal bir ajandır. Ancak cilt üzerindeki olumsuz etkileri de mevcuttur. Klor, cildin koruyucu bariyerindeki yağ tabaksını bozar ve derinin geçirgenliğinin artmasına sebep olur[3]. Yağ tabakası, su kaybını önlemek için bir bariyer görevi görmektedir. Bu tabakanın bozulması durumunda, cildin nemlenmesi yeterli miktarda sağlanamaz ve cilt kurur. Yüzücüler, havuzlardaki kimyasal maddelere uzun süre maruz kalmakta ve bu kimyasallar ciltleri tarafından emilmektedir. Halihazırda hassas ve egzamalı cilde sahip olan yüzücülerin klorlu havuz sularında yüzmeleri, kaşıntı, cilt kuruluğu gibi semptomlarını daha da arttırmaktadır[4]. Yüzmek Cilt Sağlığına Zararlı mı? Havuz suyundaki kimyasallara cildin sürekli temas etmesi cilt sağlığı açısından sorunlara neden olmaktadır. Özellikle yüzücülerde; egzama, kontakt dermatit gibi cilt problemlerinin görülme olasılığı daha fazladır[5]. Klorlu havuz suyuyla temas süresi arttıkça da kaşıntı ve kızarıklık da artmaktadır. Yüzücülerdeki transepidermal su kaybı, su sporları ile uğraşmayan atletlerden daha fazla olmaktadır. Transepidermal su kaybının fazla olması sonucunda cilt bariyeri suyunu kaybeder ve epitel bariyerin permeabilitesi artar. Böylece deride kuruluk ve atopik dermatit gibi sorunlar oluşmaya başlar[5]. Egzama ya da başka bir cilt sorunu olan kişilerin, transepidermal kaybının artması halihazırdaki belirtilerinin daha kötü duruma gelmesine neden olur. Yüzmek Cilt Sağlığına İyi Gelir mi? Havuz dışındaki; deniz, göl gibi diğer açık su kaynaklarında yüzmenin birçok faydası vardır. Açık havadaki su alanlarında yüzmenin ruh hali üzerinde olumlu etkileri bulunmakta. Kişiyi daha dingin ve huzurlu hale getirmekte ve stresi azaltmaktadır. Cilt sorunlarının başlıca nedeni olarak stresi saymak yanlış olmaz. Yüzmek gibi stresi azaltan aktivitelerin dolaylı da olsa cilt üzerinde olumlu etkileri mevcuttur. Aynı zamanda suyla temas halinde olmak egzamanın rahatlamasını sağlamaktadır[6]. Suda yüzerken terlemenin azalmasına bağlı olarak da egzamanın sebep olduğu kaşıntıyı azaltmaktadır. Ayrıca deniz suyu, içerisindeki mineraller sayesinde dermatolojik rahatsızlara iyi gelmektedir. Deniz ve Havuz Sonrası Cilt Bakımı Nasıl Olmalı? Havuzdan çıktıktan sonra yapılacak ilk işlem duşa girmek olacaktır. Duşla birlikte vücuttaki klorlu su iyice temizlenmeli. Suyla temas eden yüzme kıyafetlerinin de hemen çıkarılması ve klorsuz bir suyla iyice yıkanması gerekir. Çünkü bu mayolar hemen çıkarılmazsa ciltte tıkanıklık ve doğrudan tahriş meydana gelebilir. Ayrıca çocuklarda folikülit ve bakteriyel enfeksiyonlara yatkınlık yaratabilir[6]. Duş alınırken de dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Duşta deterjan bazlı jeller kullanmamak önemlidir. Çünkü bu jeller cildin üzerindeki yağ tabakayı aşındırmaktadır[3]. Klorlu sudan dolayı zaten zarar gören yağ tabakasını, daha da kötü hale getirmemek için deterjan bazlı duş jellerin kullanılmaması gerekir. Özellikle egzamalı kişilerin yüzdükten sonra uzun ve sıcak duşlardan kaçınmaları gerekir. Duştan sonra da cildi yağ bazlı losyonlarla nemlendirerek kaybettiği nemin geri verilmesi son derece önemlidir. Plajlar gibi açık havada yüzüldükten sonra da mayonun ve cildin temiz suyla yıkanması gerekir. Bunun için ebeveynler yanlarında temiz su bulundurabilirler. Yine denizden sonra da cildi yağ bazlı losyonlarla ve nemlendirici krem gerekir. Ayrıca güneşten korunmak için de güneş kremi sürülmesi önerilmektedir. Yüzerken Cilt Sağlını Koruma Yolları Yüzerken klorlu suyla cilt temasını minimuma indirmek için bazı önlemler alınmalıdır. Klor saç köklerinden de absorbe olabileceği için yüzerken bone takılarak bu temas önlenebilir. Gözlerden su temasını önlemek için de gözlük kullanılmalıdır. Ancak kullanılan malzemelerin içeriği de önemlidir. Ulusal egzama derneğinin önerilerine göre; egzamalı kişilerin silikon malzemeleri, lateks ve kauçuğa göre daha fazla tercih etmeleri gerekir[7]. Çünkü lateks ürünler, kontakt dermatiti daha az tetiklemektedir. Yüzücüler İçin Cilt Bakım Önerileri Suda uzun süre vakit geçiren yüzücülerin cilt bariyerleri, klorlu havuz suyundan zarar gördüğü için cilt bakımlarına dikkat etmeleri son derece önemlidir. Yüzücülerin, klorlu sudan dolayı ciltlerindeki yağ katmanı bozulur ve bunun sonucu deride kurumalar meydana gelir. Bunu önlemek için havuza girmeden önce ve girdikten sonra yağ bazlı merhemlerden kalın bir tabaka sürebilirler. Havuzdan çıktıktan sonra hemen duş almaları yine klorlu suyu vücuttan atmak için tavsiye edilebilir. Duşta kullandıkları duş jellerinin de içeriğini kontrol etmekte fayda vardır. Tercihlerini vücuda zararı olmayan ve tahriş etmeyen ürünlerden yana kullanmalılardır. Açık havada yüzen yüzücülerin, yukarıdaki tavsiyelere ilaveten güneş kremi sürmeye özen göstermeleri gerekir. Çünkü su içindeyken aynı zamanda güneşle de temas halinde bulundukları için güneş kremi sürmek yararlı olacaktır. Güneş kremlerinin içeriği de duş jelleri gibi önemlidir. Yine güneş kremlerinde endokrin bozucu maddelerin olmamasına dikkat edilmelidir. Özellikle küçük yaştan beri hormon bozucu ürünlere sık maruz kalmak ileriki yaşlarda erken ergenlik, erken menopoz ve tiroit bozukluğuna sebep olmaktadır[3]. Bunu önlemek içinse ürünlerin içeriğine dikkat edilmesi gerekir. Güneş kremlerindeki UVB filtreler başlıca endokrin bozucu ürünlerdendir. UVB filtresi içeren güneş ürünlerini mümkün olduğunca kullanmamak gerekir. Sonuç olarak, yüzmek hem fiziksel hem de zihinsel sağlık için birçok fayda sağlasa da cilt sağlığını korumak için gerekli önlemleri almak oldukça önemlidir. Deniz ve havuz sularının içerikleri farklı olsa da her ikisinin de cilt üzerindeki olumsuz etkilerini azaltmak mümkün. Uygun ve temiz içerikli bakım ürünleri seçmek, doğru hijyen uygulamalarını benimsemek ve yüzme sonrası cilt bakımını aksatmamak hem sağlıklı hem de mutlu bir yüzme deneyimi yaşamanızı sağlayacaktır. Unutulmamalıdır ki, cilt sağlığını korumak genel sağlık için de kritik bir rol oynar ve bu konuda alınacak küçük önlemler büyük farklar yaratabilir. Kaynakça [1]Bak, JP., Kim, YM., Son, J. et al. Application of concentrated deep sea water inhibits the development of atopic dermatitis-like skin lesions in NC/Nga mice. BMC Complement Altern Med 12, 108 (2012). https://doi.org/10.1186/1472-6882-12-108 [2] Halder, Joshua & Islam, Nazrul. (2015). Water Pollution and its Impact on the Human Health. Journal of Environment and Human. 2. 36-46. 10.15764/EH.2015.01005. [3] Serbestoğlu, A.,(Host).(23 July 2024). Yüzme Defteri [Tuba Çalık- Yüzücüler Ciltlerini Korumak İçin Neler Yapmalı?]. https://open.spotify.com/episode/3I8TIVmOTFeSkNBuK3aN1Z?si=af8060a1660a4db0 [4] Couto M, Bernard A, Delgado L, et al. Health effects of exposure to chlorination by-products in swimming pools. Allergy. 2021; 76: 3257–3275. https://doi.org/10.1111/all.15014 [5] Paciência, I., Rodolfo, A., Leão, L., Silva, D., Cavaleiro Rufo, J., Mendes, F., Padrão, P., Moreira, P., Laerte Boechat, J., Delgado, L., & Moreira, A. (2021). Effects of Exercise on the Skin Epithelial Barrier of Young Elite Athletes-Swimming Comparatively to Non-Water Sports Training Session. International Journal of Environmental Research and Public Health, 18(2), 653. https://doi.org/10.3390/ijerph18020653 [6] O'Connor C, McCarthy S, Murphy M. Pooling the evidence: A review of swimming and atopic dermatitis. Pediatr Dermatol. 2023; 40(3): 407-412. doi:10.1111/pde.15325 [7] National Eczema Association. (2018, Jul 18). Swimming with Eczema: What You Should Know Before You Take the Plunge. https://nationaleczema.org/blog/swimming-eczema/
Devamını okuTRICLOSAN: Koruyucu mu, Bozucu mu?
Triclosan (Triklosan) Nedir? Triclosan, yaygın olarak kullanılan bir antimikrobiyal ajan olup, bakteri ve kontaminasyonun büyümesini engeller veya durdurur. Mikropları yok etme yeteneği nedeniyle triklosan, eskiden birçok reçetesiz (OTC) antibakteriyel sabun ve vücut yıkama jelinin yaygın bir bileşeni olarak kullanılmaktaydı. Ancak, triclosanın insanlar üzerindeki potansiyel etkileri, endokrin bozulma, biyoakümülasyon (vücutta birikimi) ve antibiyotiklere/antibakteriyel ürünlere direnç gelişimi gibi konularda endişelere yol açmıştır. Triclosan (Triklosan) Nelerde Var? Tıraş sonrası losyonları, banyo ürünleri, ayak spreyleri, diş macunları, saç kremi ve makyaj ürünleri gibi su bazlı formülasyonlarda koruyucu olarak kullanılmaktadır. Triclosan (Triklosan) İçeren Diş Macunları Triklosan, plak ve diş eti iltihabını (gingivitis) azaltmak için diş macunlarına eklenebilen bir antibakteriyel maddedir. Triclosanın diş macununda koruyucu olarak kullanımı hem yetişkinlerde hem de çocuklarda (0,5-18 yaş) tek başına kullanıldığında %0,3’lük konsantrasyonda güvenlidir, ancak 3 yaşından küçük çocuklarda kombinasyon halinde kullanıldığında güvenli değildir. Triclosan (Triklosan) İçeren Sabunlar 2013 yılında FDA, antibakteriyel sabun ve vücut şampuanı üreticilerinden, ürünlerinin uzun süreli günlük kullanım için güvenli olduğunu gösteren kanıtlar sunmalarını talep etti. Ayrıca, bu ürünlerin triklosan içermeyen ürünlere kıyasla enfeksiyonları önlemede daha etkili olduklarını kanıtlamalarını istedi. Yapılan birçok farklı çalışmanın verilerini inceleyen araştırmacılar, triklosan içeren antibakteriyel sabun kullanan kişiler ile normal sabun kullanan kişilerin hastalanma olasılıklarının aynı olduğunu buldular. Ardından Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), 2016 yılında triklosan içeren tüketici antiseptik yıkama ürünlerinin satışını yasakladı. Satılan tüm sabunların yaklaşık %40'ı buna dahildi. Triclosan (Triklosan) Zararlı mı? Triklosan pek çok ürün içerisinde koruyucu fonksiyonu nedeni ile yıllardır kullanılmaktadır. Fakat son zamanlarda kimyasal koruyucular üzerinde yapılan çalışmalar bu hammaddenin hormon bozucu etkilerini vurgulamaktadır. Uzun vadeli kullanımlarda hormonal sistemde yarattığı tahribat pek çok çalışma ile de desteklenmiştir. Triclosan (Triklosan) Zararları In vitro çalışmalar, Triklosanın östrojenler, androjenler ve tiroid ekseni üzerinde endokrin bozucu potansiyelini göstermektedir. Ana C Marques ve arkadaşları tarafından 2022 yılında yapılan araştırmaya göre “Triclosanın östrojenik ve androjenik aktivitesinin hem hayvanlarda hem de insanlarda üreme sistemi, kardiyovasküler sistem ve tiroid fonksiyonu üzerinde olumsuz etkileri olduğu gösterilmiştir. Spesifik olarak, erkek ve dişi doğurganlığını, sperm morfolojisini ve hareketliliğini etkilediği bulunmuştur. Kardiyovasküler çalışmalarda triclosan, balıklarda ve farelerde kalp bozukluklarının yanı sıra arter kasılmasının engellenmesiyle ilişkilendirilmiştir. Ek olarak triclosanın dolaşımdaki tiroid hormon düzeylerini azalttığı, tiroid bezinin morfolojisini değiştirdiği ve tiroid hormonu fonksiyonuna müdahale ettiği gösterilmiştir.” TCS (Triclosan)'nin en az anlaşılan yönü biyolojik birikim ve bunun uzun vadeli sağlık etkileriyle nasıl ilişkili olabileceğidir. Çoklu idrar tahlili çalışmaları, dünyanın çeşitli yerlerindeki deneklerde TCS'nin varlığını göstermektedir. ABD'de 2517 katılımcının %75'inin idrarlarında TCS için 2,4-3790 μg/L konsantrasyonlarında pozitif sonuç çıktığı bulundu; bu, 2,3 μg/L'lik başlangıç tespit seviyesinden çok daha yüksekti. Yenidoğan kordon kanında da TCS tespit edildi. New York City'de yapılan bir araştırma, 181 hamile anneden alınan idrar örneklerinin %100'ünün ve bebeklerinden alınan kordon kanı örneklerinin %51'inin TCS içerdiğini gösterdi. Fare modellerinde TCS'ye perinatal maruz kalma, nörojenez ve nöronal büyümenin bozulmasıyla bağlantılı olabilirdi; bu daha sonra, hafızanın azalması ve anksiyete ile ilişkili davranışların artması dahil olmak üzere doğumdan sonraki davranışsal ve sosyal problemlerle daha da ilişkilendirilir. Triclosanın antibiyotiklere karşı bakteri direnci üzerinde vitro çalışmalarda bir etkisi olduğu görünse de çevrede yapılan çalışmalar direncin arttığını onaylamamıştır. Kozmetik ürünlerdeki kullanımı, yetkilendirilmiş konsantrasyonlarda insan sağlığı için güvenli kabul edilmektedir. Tüm koruyucular gibi, kozmetik ürünlerde triclosan kullanımı sıkı bir şekilde düzenlenmektedir. Ancak, devam eden araştırmalar ve düzenleyici incelemeler, potansiyel risklerini ve faydalarını değerlendirmeye devam etmektedir. Triclosan (Triklosan) İçermeyen Diş Macunu Yapılan çalışmalar antibakteriyel ajan olarak ürünlerde Triklosan kullanımının, kullanılmayanlara kıyasla büyük bir fark göstermediğini kabul etmiş ve yararını açıklayamamıştır. Diğer yandan olası zararlarına yönelik yapılmış çalışmalar bu hammaddenin kullanımına yönelik pek çok risk bulunduğunu gözler önüne sermiştir. Doğal antibakteriyel ajanların kullanılması ile aynı etki sağlanabilecekken, pek çok olası zarar barındıran Triklosan’ın kullanımı şüphe uyandırmaktadır. Bu nedenle bir fark yaratarak içeriğinde Triklosan bulunmayan diş macunları kullanımına yönelmek ve şüpheden uzak bir ağız temizliği sağlamak mümkün. Kaynaklar https://cosmileeurope.eu/inci/detail/16339/triclosan/ https://ec.europa.eu/growth/tools-databases/cosing/reference/annexes/list/V Marques AC, Mariana M, Cairrao E. Triclosan and Its Consequences on the Reproductive, Cardiovascular and Thyroid Levels. Int J Mol Sci. 2022;23(19):11427. Published 2022 Sep 28. doi:10.3390/ijms231911427 https://health.ec.europa.eu/latest-updates/sccs-scientific-advice-safety-triclocarban-and-triclosan-substances-potential-endocrine-disrupting-2022-11-04_en Papavasilopoulos, Rachel K, and Sanghoon Kang. “Bibliometric Analysis: The Effects of Triclosan on Human Health.” Toxics vol. 10,9 523. 1 Sep. 2022, doi:10.3390/toxics10090523
Devamını oku
